Yazdır E-posta
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfMükemmel 

ORD.PROF.DR.HIFZI VELDET VELİDEDEOĞLU

 

ATATÜRK'ÜN DOĞUMUNUN 100. YILINDA "DEVRİM" VE ANARŞİ

Türk Devrimi'ne, özellikle Dil Devrimi'ne ve Dil Kurumu'na oldum olası düşmanlık besleyen tutucu bilim adamları ve Dil Kurumu'nun - sonradan bu gibilere katılan - bazı eski yönetim kurulu üyeleri, Türkiye'yi bugün yönetmekte olan komutanlarda ve halkta, Türk Dil Kurumu'na karşı düşmanlık duygusu uyandırıp, Atatürk'ün doğumunun 100. yılında, O'nun yadigârı olan bu Kurumu yıkmak, yıktırmak için, sözümona, yeni bir tez "icat ettiler" ve buna dayanarak hepsi birden yoğun bir salvo ateşine geçtiler. Sımsıkı sarıldıkları "tez" şu: Ülkemizdeki silahlı eylemlerin ve anarşinin kökeni ve temel nedeni, "Dil Devrimi" imiş!.. Her şeyden önce Arapça "inkılâp" yerine Türkçe "devrim", Atatürk İnkılâbı yerine "Atatürk Devrimi" deyimini kullanmak başlıbaşına bir suç imiş!.. Çünkü "devrim" sözcüğü, Atatürk zamanında hiçbir zaman kullanılmamış "uydurukça bir kelime" imiş! Bunu Atatürk'ten sonra uydurmuşlar. Dildeki bu anarşi, giderek topluma ve özellikle gençliğe yayılmış ve sonunda da silahlı eylemlere ve saldırılara dönüşerek bugünkü anarşik eylem ortamı doğmuş!..

Biz bugüne değin böyle çürük savlar karşısında güldük geçtik. Çünkü bu tür gülünç savların (iddiaların), aklı eren hiçbir kişiyi ve resmi kuruluş katında yüz bulamayacağına inanıyorduk. Bu inancımız yine de sürmektedir.

Bununla birlikte, önce devlete bağlı bir "Dil Akademesi"nin ve ardından da bir "Bilimler Akademisi"nin kurulacağı ve Atatürk'ün kurmuş olduğu Türk Dil Kurumu'nun bu Akademi içinde eritileceği söylentilerinin, son haftalarda yaygınlaşıp Dil Devrimi'ne öteden beri düşman olann bazı tutucu gazetelerin sütunlarına bile geçmesi, bizi Atatürk'ün doğumunun 100. yılında bu konu üzerinde düşünmeye zorladı. Geçen haftalarda, ilerici bir gazetede, ezanın Atatürk döneminde olduğu gibi yeniden Türkçe okunmasının düşünüldüğü yolunda yazılar çıkması üzerine, Milli Güvenlik Konseyi'nin halkla ilişkiler şubesinden bir bildirim yayınlandı ve böyle yayınların Türk halkını bugünkü yönetimden soğutmak için maksatlı olarak yapıldığı belirtildi. Tutucu bir gazetenin Türk Dil Kurumu yerine resmi bir Dil Akademisi ya da Bilimler Akademisi kurulacağını bir değil birkaç kez yazması üzerine bekledik ki aynı halkla ilişkiler şubesi: "Böyle haberler, Atatürk'ün Dil Devrimini benimsemiş milyonlarca Atatürkçü aydını bugünkü yönetimden soğutmak için maksatlı olarak yayınlıyor" yolunda bir bildirim yapılsın. Bugüne değin böyle bir şey olmadı. Belki de ortada bu yolda bir resmi girişim bulunmadığı için bildirim yapma gereği görülmedi. Her neyse, önemli olan nokta, Atatürk Devrimi düşmanlarının doğrudan doğruya Atatürk'e dil uzatma yürekliliğini göstermeyip, O'nun meydana getirmiş olduğu devrimci kurumları yıkmak çabasına yönelmeleri karşısında, bu çabalara dayanak olmak üzere, bir "tez" gibi ortaya sürdürdükleri savları çürütmektir.

 

* * *

Bilindiği gibi, Atatürkçülük dediğimiz Kemalist ideoloji, üç yönden gelen saldırılarla karşı karşıyadır:

Birincisi, Şeriatçılar yönünden gelen saldırıdır. Ülkemizde yüzyıllardan beri her yeniliğe karşı duran geleneksel gericilik saldırısının bir uzantısıdır bu. Osmanlı tarihinde, yenilikçi olarak tanınan İkinci Osman'ın ve Üçüncü Selim'in öldürülmeleri; "matbaa" denilen mekanik basım tekniğinin uzun yüzyıllar boyunca Osmanlı ülkelerine sokulmaması; İkinci Mahmut döneminde kavuk yerine fes, potur yerine pantolon giyilmesine ve resmi dairelerde Padişahın resminin asılmasına karşı çıkılması; Şeyh Saçlı adıyla anılan bağnaz (fanatik) bir kişinin Haliç Köprüsü üzerinde padişahın atının dizginlerine sarılarak "gâvur padişah" diye bağırması; Abdülmecit tarafından 1839'da ilan edilen Tanzimat Fermanına bazı Osmanlı paşalarınca karşı çıkılması; Meşrutiyet dönemindeki 31 Mart 1909 olayında okul çıkışlı subayların sokaklarda gericilerce şehit edilmesi; Cumhuriyet dönemindeki Şeyh Sait, Seyit Rıza başkaldırmaları; Nakşibendi kışkırtması yüzünden Menemen'de Kubilay'ın şehit edilmesi olayları hep bu şeriatçı ve geleneksel yobaz takımının eylemleridir.

Atatürk "şeriat" veya "fıkıh" diye anılan dinsel kökenli hukuku kaldırıp onun yerine 1926'da Yurttaşlar Yasası'nı (Medeni Kanun), yani akılcı ve laik hukuk sistemini getirdiği için, az önce sözünü ettiğim şeriat düzeninin özlemci ve izleyicileri O'nu dinsizlikle suçlayagelmişlerdir. Bu konuda alet olarak kullandıkları araçlar, her türlü bilim ışığından yoksun bir kısım sarıklı hocalar, imam-hatip okullarındaki bazı bağnaz öğretmenler ve sayıları yüz bini aşan resmi ya da gizli (yani mahalle arası) Kur'an kurslarında genç dimağlara sinsice Atatürk düşmanlığı aşılayan sözde din öğreticileridir. Bütün bunların ülküsü, halifeliği ve ümmetçiliği geri getirmektir. Bu gibiler Atatürk'ün büst ve yontularını (heykellerini) kent alanlarına ve okullara dikip ulusal günlerde bunların karşısında törenler düzenlemeyi "puta tapmak" sayarlar. Böylece Atatürkçülüğü yıpratıp laik Türkiye Cumhuriyetini yıkmak, ulusumuzu Atatürk milliyetçiliği aşamasından ayırıp ümmetçilik karanlığına götürmek isterler. Atatürk'ün yontu ve büstleri önünde düzenlenen törenlerin yontulmuş bir taş ya da maden parçasına tapmak olmayıp, Ata'nın kurduğu Türkiye Cumhuriyeti'nin bütünlük, bağımsızlık ve dokunulmazlığı karşısında saygı belirtmek demek olduğunu bilmezler, anlamazlar, anlamak istemezler. Bu gibiler Türk Milliyetçisi değil Arap ümmetçisi olduklarından, her yeniliğin, her devrimin olduğu gibi, Türk Dil Devrimi'nin ve Dil Kurumu'nun da düşmanıdırlar. Türkçe'nin düşmanıdırlar. Ulusçu değil, uluslararası nitelikte düşünce taşıdıklarından, İslam unsurları arasında ortak dil olarak Arapça'nın kabul edilmesini isterler.

Atatürk, Ulusal Kurtuluş Savaşı sırasında İstanbul'da can düşmanlarımızla el ve işbirliği etmiş olan bu gerici takımına karşı, başından beri cephe almıştı. Çünkü Osmanlı Devleti'ni kemirip yıkan hastalığın bir kolunun bu gericilik yönünden geldiğini biliyordu. Cumhuriyetin ilanından sonra 5 Kasım 1925'te, bugün müze olan ilk TBMM binasında Ankara'nın ilk yüksek öğretim kurumu olarak Ankara Hukuk Mektebi'ni açarken yaptığı - bu satırların yazarının da öğrenci niteliğiyle dinlemiş bulunduğu - konuşmada Atatürk, harfi harfine şöyle demişti:

"Beynelmilel umumi tarihin cereyanında Türklerin 1453 zaferini, İstanbul'un fethini tasavvur buyurunuz; bütün bir Cihana karşı istanbul'u Türk camiasına mal etmiş olan kuvvet ve kudret, takriben aynı senelerde icat etmiş olan matbaayı Türkiye'ye kabul için erbab-ı hukukun meş'um mukavemetini iktihama muktedir olamamıştır."

56 yıl önce Ata'nın söylediği sözler günümüzün Türkçesiyle şöyledir:

"Uluslararası genel tarih akışında Türklerin 1453 utkusunu, İstanbul'u sonsuza dek Türk toplumuna kazandırmış olan güç ve erk, yaklaşık olarak aynı yıllarda bulunmuş olan matbaayı Türkiye'ye kabul için şeriatçıların uğursuz dirençlerini kırmayı başaramamıştır."

Günümüzde Atatürk Devrimi'ne ve Türk Dil Kurumu'na saldıranlardan bir bölümü, ana çizgileriyle göz önüne koymaya çalıştığım bu gerici tarihsel süreç içinde bulunduklarından, Türklük ideolojisi, Türk Milliyetçiliği gururu taşımayan böyle kişiler için fazla bir söz söylemeyi gereksiz buluyoruz.

İkincisi, Irkçı-Turancı milliyetçiler yönünden gelen saldırıdır. Bunlar Atatürk'ü, dış Türklerle ilgilenmemekle suçlar. Zira Atatürk' e göre Ulusal Ant (Misakı Milli) sınırları içinde yaşayan bütün vatandaşlar "Türk"tür. O, gerçekçi bir önder olduğu için, Türkiye sınırları dışındaki Türkleri büyük bir Türk Devleti içinde birleştirmek ülküsünü gütmez. Böyle bir birleştirmenin gerçekleşebileceğine inanmaz. Bunu büyük Söylevi'nde açık açık anlatır. Buna karşılık bugünkü Türkiye Cumhuriyeti'nin sınırları içinde Osmanlı İmparatorluğu döneminden miras kalan ve soyca değişik olan birtakım etnik grupların bulunduğunu hiçbir zaman gözden uzak tutmaz. Bu nedenle ırkçı-Turancı ve dolayısıyla hayalci milliyetçilik düşüncesinden hep uzak kalmıştır. Çünkü, böyle bir düşünce, en sonunda, öteki etnik grupları da, kendi açılarından ırkçılığa ve bölücülüğe, ayrılıkçılığa sürükleyebilirdi. Bu nedenle Atatürk bölücülüğe yol açan ırkçı milliyetçiliği değil, birleştirici bütünleyici Türkiye milliyeçiliğini benimsemiştir. "Atatürk Milliyetçiliği" dediğimiz kavram işte bu milliyetçiliktir.

Millet kavramında, ilke olarak, soy, sop ve ırk arayan Turancılar, Atatürk'ün gerçekçi milliyetçiliğini hiçbir zaman benimsememişler, dahası, Ata'yı köken bakımından, Türk saymamışlardır. Ancak bu gibiler, ırkçı-turancı milliyetçiliğin tek başına halk arasında yapılıp Atatürkçülüğü yıkmaya güç yetiremeyeceğini anladıklarından, kendilerini "milliyetçi - mukaddesatçı" olarak nitelemeye başlamışlar, Atatürk Devrimi'ne bu yoldan karşı çıkmayı yeğlemişlerdir. "Türkçü" geçinen böyle kişilerin Türk Devrimi'nden yana olmaları - mantıksal düşünce bakımından - gerekirken, az önce yazdığım nedenlerle iş büsbütün ters doğrultuya yönelmiş ve bunların yolu da, Atatürk Devrimi'ni yıkmak amacı doğrultusunda yürüyen şeriatçıların yolu ile birleşmiştir. Bunlar Türkçe'nin, Arapça sözcüklerin salgınından kurtarılıp arılaştırılmasını isteyenlere solcu, hatta komünist gözüyle bakarlar.

Üçüncü saldırı, sol uçtan gelendir. Katı Marksist düşünce taşıyan bu uçtakilere göre Atatürk Devrimi bir "küçük burjuva radikalizmi"nden başka birşey değildir. Atatürk'ü bu yönde eleştirenlerden kimileri, Onun - örneğin toprak reformu, vergi reformu gibi - köklü sosyo-ekonomik değişimleri gerçekleştirmediğini ileri sürerler. Dahası, açıkça söylememekle birlikte, Atatürk'ün Ulusal Kurtuluş Savaşı sırasında ve daha sonra niçin bir sosyalist ihtilali yapmadığını düşünerek O'na düşmanlık beslerler. Bilmezler ki, Atatürk istemiş olsaydı bile, o dönemde böyle bir ihtilal yapamazdı. Halkın büyük çoğunluğunca desteklenmeden hiçbir ihtilali gerçekleştirme olanağı yoktur. Bu nedenle Atatürk halkın desteğiyle milli bir ihtilal yapmıştır. Kendisi milliyetçi olup sosyalist olmadığından, sosyalist bir ihtilal yapmayı aklından bile geçirmemiştir. Çünkü Atatürk, Türkiye'nin uluslararası komünist dünyası içinde bir uydu olmasının, devletimizin eriyip gitmesi, yok olması sonucunu doğuracağını herkesten iyi bilen bir önderdi. Ama öte yandan, ülkenin kalkınmasının ancak halk tabanının, köylünün kalkınmasıyla gerçekleşebileceğine inanan sosyal bir görüş taşıyordu. Bu nedenle sık sık "Köylü efendimizdir" dedi; halkçılık, devletçilik, devrimcilik ilkelerini 1937 yılında Anayasa'ya koydurması da O'nun sosyal eğilimini açıkça meydana koyar.

Atatürkçülüğe karşı sol uçtan gelen saldırılar Atatürk'ün "Hukuk Devrimi, Dil Devrimi, Tarih Devrimi" gibi üst yapı devrimleriyle uğraşıp, sosyal ve ekonomik devrimleri gerçekleştirmediği yolundaki küçümseyici ve yıkıcı saldırılardır. Ayrıca onlardan bir bölümü, Türkiye'deki etnik grupların özerk olması, hatta Türkiye'nin, ayrı ayrı etnik kökenli gruplara göre federal ve Marksist bir devlet biçimine konulması düşüncesini taşırlar. "Burjuva Devrimi" diye nitelendirdikleri Atatürk Devrimi'ne düşmandırlar. Atatürk ise, yukarıda azıcık değindiğimiz gibi, Türk vatanının bölünmez bir bütün olduğu ve etnik kökeni ne olursa olsun bu vatanda yaşayanların tümünün Türk sayılması gerektiği noktasından yola çıkarak milliyetçilik ideolojisini bu temel üzerine kurduğu için, böyle bir düşünceye kesinkes karşıdır. Ülkemizdeki bölücüler O'na ve gerçekleştirdiği devrime bu nedenle de düşmandırlar. Bölücülere göre Osmanlıca'nın veya Türkçe'nin, Türk Dil Devrimi'nin bir önemi ve anlamı yoktur. Çünkü kendi ana dillerini ön plana almak isterler. Amaçlarına ulaşmak için "Marksist Devrim" şemsiyesi altına sığınırlar. Gerçekte onların düşün yapıları, kendi etnik grupları açısından, ırkçı milliyetçilikten başka birşey değildir.

 

* * *

"İhtilal", "inkılap", "devrim", "reform", "evrim" kavramları ülkemizde bugün bile aydınlığa kavuşmuş değildir. Örneğin ihtilal "başkaldırma, isyan, silahlı eylem"; inkılap ise "devrim, reform" anlamlarına kullanılıyor. Biraz aşağıda belirtecek olduğumuz gibi, 1944'te Milli Eğitim Bakanlığınca basılan Türk Hukuk Lügati "inkılapçılık" kavramının yanına eşanlamlı olarak "devrimcilik" sözcüğünü yazmıştır. Eskiden ihtilal ve inkılap da eşanlamlı olarak kabul edilirdi. Örneğin ben lisedeylen tarih öğretmenimiz 1789 devrimi için "Fransız İhtilali Kebiri" derdi. Birçok kitapta bu deyim, birçoğunda ise "Fransız İnkılabı Kebiri" deyimi yer almıştı.

Milli Mücadele kahramanlarından Manisa Milletvekili, büyük ve inanmış hukukçu ve devrimci rahmetli Refik Şevket İnce'nin Türk Hukuk Kurumu başkanlığı sırasında hazırlanıp 1944 yılında bastırılan, az önce sözünü ettiğim Türk Hukuk Lügati adlı sözlükte ihtilal, inkılap ve inkılapçılık konuları şöyle tanımlanmışlardır:

İhtilal : "Bir devletin siyasal teşkilatın, kanuni şekillere hiç riayet etmeksizin değiştirmek üzere cebir ve kuvvetle yapılan geniş mikyastaki halk hareketine denir. (Almanca Révolution, Fransızca révolution)."

İnkılap : "Devlet eliyle memleketin içtimai hayatının ve müesseselerinin makul ve ölçülü metodlarla köklü bir surette yenileştirilmesi demektir. Bu kelime, yakın yıllara kadar ihtilal terimi yerine kullanılmıştır."

İnkılapçılık : (Devrimcilik) "Milleti her bakımdan layık olduğu yüksek mevkie ulaştırmak için, zaman kayd ile bağlı olmamak üzere, Türk milletinin tam bir şuur ve idrak ile hamleler yapmasına ve milletin inkişafına yarayan tarihî icraat ve prensiplerine sadakat göstermesine denir. Cumhuriyet Halk Partisi'nin ana vasıflarından olan devrimcilik 5 Şubat 1937 tarihinden itibaren Anayasaya girmiştir."

Bu tanımlarda dikkate değer olan nokta, "inkılapçılık" teriminin yanında parantez içinde "devrimcilik" sözcüğünün de yer almış bulunmasıdır.

Türk Hukuk Lügati'ndeki bu tanımlara göre, Türkiye'de gerçekleştirilmiş olan köklü değişimlerin hem ihtilal hem inkılap niteliği taşıdığı vurgulanmak isteniyor. Çünkü Ulusal Kurtuluş Savaşı'nda gördüğümü şey, "devletin siyasi teşkilatını kanuni şekillere hiç riayet etmeksizin değiştirmek üzere yapılan geniş mikyastaki halk hareketi" vardır. Milli Mücadele dediğimiz eylem, bir ihtilal, bir devrim eylemidir. Görüldüğü gibi, Türk Hukuk Lügati'nde bunun Almanca karşılığı olarak "Revolution", Fransızca karşılığı olarak da "révolution" denilmiştir. "İnkılap" sözcüğü için ise yabancı dilde karşılık konmamıştır. Ancak yukarıda verilen tanımlardan anlaşıldığına ve "köklü bir surette yenileşme" denildiğine göre burada inkılap "reform, ıslahat" anlamında kullanılmaktadır. "İnkılapçılık" (devrimcilik) tanımında ise: "... zaman kaydıyla bağlı olmamak üzere Türk milletinin ... hamleler yapmasına..." denildiği için, inkılapçılık sözcüğü ile "duragan olmayan bir devrim süreci, bir çağdaşlaşma süreci" anlatılmak istenmiş ve bu sürecin bir ideolojinin eseri olduğu, "devrimcilik ilkesinin 5 Şubat 1937'de Anayasa'da yer aldığı" yazılarak vurgulanmıştır.

1924 Teşkilatı Esasiye Kanunu 10 Ocak 1945 tarihinde 4695 sayılı yasa ile "Anayasa" başlığı altında Türkçeleştirildiği zaman bunun ikinci maddesindeki ilkelerin sonunda bulunan "inkılapçıdır" yerine "devrimcidir" terimi konulmuş ve bu metin tam yedi yıl yürürlükte kalmıştır.

Devrim ve devrimcilik sözcükleri yasalarda, hatta Anayasa'da kullanıldığına göre, o tarihlerde ülkemizde bugünkü gibi anarşi ortamı doğması gerekmez miydi? Bazı "bilgin"lerimizin, ülkemizdeki anarşiyi "devrim" sözcüğüne ve Türk Dil Kurumu'nun dilimizdeki arılaştırma çalışmalarına bağlamalarındaki büyük yanılgıyı ve çürük suçlamayı temelinden çürütecek bundan daha güzel bir kanıt olur mu? Şunu ekleyeyim; Atatürk yaşarken çıkarılan ve "Ankara'da Bir Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Kurulması Üzerine Kanun" başlığını taşıyan 14 Haziran 1935 gün ve 2795 sayılı yasada, bundan 46 yıl önce, "yetki, yönetmek, çizelge, kesenek, öğretim, öğrenek (program), saptamak, öğretmen" gibi öz Türkçe sözcükler kullanılmıştır. Bunlardan "öğrenek" yaşamamış, öbürleri günümüze dek yaşayıp sözlüklerde yer almışlardır. Dil Devrimi'nin canlı ve hareketli gelişme sürecine bu durum da güzel bir kanıt oluşturmaktadır.

Dahası var: Yine Atatürk'ün sağlığında çıkarılan 8 Haziran 1936 gün ve 3002 sayılı yasanın adı harfi harfine şöyledir: "İstanbul'da Yapılacak Devrim Anıtı Hakkında Kanunn." Böylece "devrim" sözcüğü Atatürk'ün ölümünden iki buçuk yıl önce yasalara bile girmiş bulunuyordu. Bundan dolayı o dönemde "anarşi" mi doğdu?

Demek ki inkılap yerine "devrim" sözcüğünün yerleşmiş olmasının ve Dil Devrimi'nin ülkemizde silahlı eylem ve anarşinin doğuş nedenlerinden biri olduğu yolundaki sav, safsatadan başka birşey değildir.

 

* * *

Yalnız siyasal veya ideolojik hasımlarını değil, kahvehanelerde hiçbir şeyden habersiz oturan masum yurttaşları bile silahla tarayarak cinayet işleyen sol militanların kendilerini "devrimci" diye tanıtıp nitelemelerine bakıp çekinerek "Biz Atatürk devrimcisiyiz" demekten korkacak mıyız? Kendimiz için ille Arapça "inkılapçı" sözcüğünü mü kullanacağız. Böyle bir tutum, o cana kıyıcı militanların - meydanı boş bulup - devrimciliği gerine gerine benimsemelerine göz yummak olmaz mı? Atatürkçüler için böyle bir davranış, savaş meydanından kaçmak niteliği taşımaz mı?

Öte yandan, Atatürk'ün çok severek kullandığı "ülkü" kavramını, "Ülkü-Bir", "Ülkü Yolu", "Ülkücü Gençlik" adlarıyla -tıpkı yukarıdakiler gibi- cinayet işleyen sağcı militanlara bırakıp bir Fransızca "ideal" sözcüğünü mü benimseyeceğiz? Sözgelimi: "Atatürk'ün ülküsü; Türk Devrimi'nin her yönüyle başarıya ulaşması, Türk Ulusu'nun öbür uygar uluslar arasında layık olduğu yeri alması, ve hattâ onları geçmesidir" diye yazamayacak mıyız? "Devrimci ve ülkücü Büyük Önder Atatürk" diyemeyecek miyiz?

Atatürk ve Devrim düşmanları sinsice ve "suret-i haktan" yani doğruluktan yanaymış gibi görünerek temel kavramları bir yana bırakıp ve dikkatleri "devrim" gibi 1936 yılından beri yerleşmiş Türkçe sözcükler üzerine çekip bu sözcüklerden anarşi ürediğini ileri sürmek yoluyla Atatürk Devriminin milliyetçi özünü yozlaştırmak ve Atatürk'ün doğumunun 100. yılında O'nun devrimci kurumlarını yıkmak istiyorlar.

Yürekten inanıyoruz ki, günümüzün birtakım safsatalara kulak asmayacak ve Atatürk düşmanlarının isteklerinin gerçekleşmesine izin vermeyeceklerdir.

 

Kaynak : Türk Dili Aylık Dil ve Yazın Dergisi, Atatürk Özel Sayısı, Mayıs 1981, Sayı:53