Yazdır E-posta
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 18
ZayıfMükemmel 

 

LAİKLİK

 

"Türkiye Cumhuriyeti, şeyhler, dervişler, müritler ve mensuplar memleketi olamaz;
en doğru, en hakiki yol, medeniyet yoludur. Medeniyetin emir ve isteklerini yapmak, insan olmak için yeterlidir."
(M.K.Atatürk)

 

 

Mustafa Kemal, gerek partisinin içinde gerekse dışında, farklı ideolojik görüşlere karşı son derece hoşgörülü idi. Ama ödün vermediği tek bir konu vardı: Laiklik! Serbest Fırka'nın önderliğini üstlenecek olan Fethi Okyar'a yazdığı mektupta yer alan şu satırlar, bu konuda çok aydınlatıcıdır: "Memnuniyetle tekrar görüyorum ki, laiklik esasında beraberiz. Zaten benim siyasi hayatta bir taraflı olarak daima aradığım ve arayacağım temel budur... Laik Cumhuriyet esası dahilinde fırkanızın her türlü siyasi faaliyetinin bir engelle karşılaşmayacağına güvenebilirsiniz efendim."


Laiklik - en genel tanımı ile - din ile devlet işlerinin ayrılmasıdır. Toplum ve devlet yaşamının akla ve bilime dayatılmasıdır. Toplumun "din" adına ve binlerce yıl önce konmuş, o günün sorunlarına çözüm getiren kurallara göre yönetilme zorunluluğunun kaldırılmasıdır. "Aklın iman karşısında özgürleştirilmesidir". Laiklik toplum düzeni, bütün din ve inançtan insanların, eşit koşullarla aynı kurallara uymak durumunda bulundukları, hiç kimseye dinsel ayrıcalık ve üstünlük tanımayan bir toplum düzenidir.

 

Laiklik, "din" in kendisini değil, din adına baskı ve zorbalığın devre dışı bırakılmasıdır; uzun bir evrim süreci içinde, koşulların zorlamasıyla doğmuştur.

 

Laikliği tarih sahnesine getiren nedenlerin, "çağdaş toplumlar" da geçerliğini koruduğunu görüyoruz. Bu nedenler ikidir:

 

1) Değişen koşulların yarattığı sorunlara, akla ve bilime uygun çözümler getirebilmek;

2) Farklı inançtan olan toplum kesimlerinin, bir arada ve barış içinde yaşayabilmelerini kolaylaştırmak.

 

Tarih, dinsel kökenli isyanlarla, savaşlarla ya da kıyımlarla doludur. Ve bu örnekler, sadece Hıristiyan dünyasında değil, İslam dünyasında da çoktur.

 

Dünya nüfusunun beşte birini Müslümanlar oluşturuyor. Oysa - Türkiye dışındaki - tüm İslam ülkelerinin, dünyadaki bilimsel ve teknolojik gelişmeye katkısının, neredeyse "yok" düzeyinde olduğu biliniyor. Bütün Arap toplumlarının bilimi ve teknolojiye toplam katkısının, küçük İsrail toplumunun sadece yüzde 4'ü kadar olduğu da bir gerçek.

 

Atatürk'ün, Kemalizm'in altı ilkesi içinde, niçin en çok "laiklik" konusunda duyarlı olduğunu anlamak zor değildir. Laiklik, "devletçilik" dışındaki diğer ilkelerin hepsinin de ön koşulları içinde yer alır: Demokrasinin ön koşuludur; çünkü laiklik olmadan gerçek bir düşünce özgürlüğü de olamaz, gerçek bir özgür seçim de. Milliyetçiliğin ön koşuludur; çünkü laiklik olmayan yerde önem taşıyan öğe ulus değil, inananların oluşturduğu "ümet" tir. Devrimciliğin ön koşuludur; çünkü laikliği kabul etmemiş bir toplumda, bilimin ve çağın gereklerinin gerisinde kalmış kurumları değiştirmenin tartışması bile genellikle yapılamaz. Halkçılığın ön koşuludur; çünkü bir din devletinde halkın istekleri değil, dinsel "seçkin" lerin düşünceleri önemlidir.

 

Laiklik karşıtı yönetimler, genellikle, çoğunluk dinine dayalı bir "azınlık diktası" dır!

 

Mustafa Kemal'in kaldırdığı "Halifelik", Emevi ve Abbasilerde bir dinsel iktidar olarak kullanılmıyordu. Daha çok siyasal iktidara meşruluk kazandıran bir ünvan niteliği taşıyordu. Tüm dünya Müslümanları üzerinde bir dinsel iktidar olduğu savı ise zaten geçersizdi. Örneğin 13. yüzyılda Bağdat'ta, Endülüs'te ve Mısır'da üç ayrı Halife varlığını sürdürebiliyordu. Ünlü İslam düşünür ve toplumbilimcisi İbn Haldun, Halifeliğin dinsel değil siyasal bir makam olduğunu açıktan söylüyordu.

 

Müslüman Türk devletlerinde ise, durum daha farklıydı. Örneğin Selçuklularda, "din" e dayatılmış bir siyasal iktidar kavramı yoktu. Osmanlılar da, din ve devlet işlerini kurumsal olarak ayırmış gibiydiler. Şeyhülislam din işlerine, Sadrazam ise devlet işlerine bakıyordu. Osmanlı padişahları "halife" ünvanını taşımaya başladıktan sonra bile, "fetva" lar gene Şeyhülislam'dan alınmaktaydı. Üstelik toprak düzeninden başlayarak, toplumsal yaşamın birçok alanı "dinsel" hukuk dışında düzenlenmişti.

 

Tarihteki hemen her devrim, "din" le değil ama, din adına "eski" düzeni savunan, eski düzenin güçleriyle bütünleşmiş olan "dinci güçler" le karşı karşıya gelmişlerdir. Bu güçler, kendilerinin etkisini azaltacak her girişimi "dinsizlik" olarak nitelendirmekten çekinmemişlerdir. Padişahın ve düşmanın çıkarları ile bütünleşerek, Kurtuluş Savaşı sırasında Mustafa Kemal ve arkadaşları için idam fermanı çıkaranlar da yine bu tür din adamları olmuştur.

 

Oysa Atatürk'ün din ile ilgili görüşleri açıktır: "Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletlerin devamına imkân yoktur. Yalnız şurası var ki, din Allah ile kul arasındaki bağlılıktır. Softa sınıfının din simsarlığına müsaade edilmemelidir. Dinden maddi menfaat temin edenler iğrenç kimselerdir. İşte biz bu vaziyete karşıyız ve buna izin vermiyoruz. Bu gibi din ticareti yapan insanlar masum halkımızı aldatmışlardır; Bizim ve sizlerin asıl mücadele edeceğimiz ve ettiğimiz bu kimselerdir. Hangi şey ki, akla, mantığa, halkın menfaatine uygundur; biliniz ki, o bizim dinimize de uygundur. Eğer bizim dinimiz aklın mantığın uyduğu bir din olmasaydı, mükemmel olmazdı, son din olmazdı."


Atatürk başka bir konuşmasında da şöyle demektedir: "Temeli çok sağlam bir dinimiz var. Malzemesi iyi, fakat bina yüzyıllardır ihmal edilmiştir. Harçlar döküldükçe yeni harç yapıp binayı takviye lüzumu hissedilmemiştir. Aksine olarak birçok yabancı unsur ve yorumlar, boş inançlar binayı daha fazla hırpalamıştır."


Atatürk, İslam dininin zamanla özünden uzaklaştığına inanıyordu. Yorumlar ve boş inançlarla, birçok yabancı öğe Müslümanlığa sızmıştı. Oysa çağdaş insan, bilerek, aklını kullanarak inanmalıydı: "Türkler dinlerinin ne olduğunu bilmiyorlar. Bunun için Kuran Türkçe olmalıdır. Türk Kuran'ın arkasından koşuyor; fakat onun ne dediğini anlamıyor. Benim maksadım, arkasından koştuğu kitapta ne olduğunu Türk anlasın."


Atatürk, laiklik anlayışını, kendi el yazısı ile kaleme aldığı "Medeni Bilgiler" kitabında, iki öğeye dayatıyordu:

1) Sadece din ve devlet işlerinin değil, dinin de siyasetten ayrılması;

2) Yasaların dine göre değil, toplumun gereksinmelerine göre yapılması.

 

3 Mart 1924 tarihinde Şeriye Vekaleti'ni kaldıran yasanın 4. maddesinde de şu hüküm yer almıştı: "Türkiye Cumhuriyeti'nde insanlar arası ilişkileri düzenlemek üzere kanun yapmak yetkisi yalnızca TBMM'ndedir." Bu, artık dine dayanılarak yasa yapılamayacağının belki dolaylı, ama açık bir anlatımıydı.

 

Atatürk'ün "Egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur" ve "Yaşamda en gerçek yol gösterici bilimdir" özdeyişleri de onun laiklik anlayışının uzantılarıdır.

 

Yunanlıların İzmir'den kaçarken yaltıkları camileri yeniden yaptıran Atatürk'tü. İşgal altındaki ülkelerde kılınması "caiz" olmayan cuma namazını kılmak olanağını Anadolu Müslümanlarına sağlayan Atatürk'tü. Eğitimi laikleştirmek amacıyla getirdiği "Tevhid-i Tedrisat Kanunu" nun (Eğitim Birliği Yasası) 4. maddesinde, din adamı yetiştirmek için ayrı okullar öneren de O'ydu. Ama bütün bunlar, eski düzen özlemi içindeki bazı çevrelerin, her yeniliğe karşı çıkmalarını ve Atatürk'ü "dinsizlik"le suçlamalarını engelleyememişti.

 

Atatürk, 28 Temmuz 1925'te şöyle demiştir: "... Yunan serpuşu olan fesi giymek caiz olursa, şapkayı giymek neden olmaz?.. Bizans papazları ve Yahudi hahamlarının kisveyi mahsusesi olan cüppeyi (onlar) ne vakit, ne için ve nasıl giydiler?.."


1994'ün ilk aylarında ölen, Fransa'daki Müslümanların manevi önderi Şeyh Abbas ise, Atatürk'ün İslam karşısındaki tutumunu şöyle değerlendirmiştir: "Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşünde din adamları çok olumsuz roller oynadılar. Mustafa Kemal din adamlarının hatalarını ve yarattıkları tehlikeyi anladığı için, devrimine önce onlardan başladı. O din adamlarının cehaletinden korkmakta, onların ülke için tehlike yarattıklarını düşünmekte haklıydı. O'nun savaş açtığı din adamlarının tanıttıkları, savundukları İslam ile gerçek İslam arasında dağlar kadar fark vardı. Türklerin babası, dünyaya hakim bir Osmanlı İmparatorluğu'nu çökmüş, parçalanmış haliyle buldu. Bu koca imparatorluğun çöküşüne de İslam'ın yanlış tanınması, yanlış yorumlanması neden olmuştu. Atatürk cehalete karşı savaştı, İslam'a karşı değil..."

 

Türkiye'nin demokrasiyle yönetilen ve çağı yakalama şansına sahip tek Müslüman ülke oluşunda, "laiklik" ilkesini benimsemiş oluşunun rolü olmadığını söylemeye olanak var mıdır?

 

İran Halkın Mücahitleri örgütünün önderi Mesut Racavi, bakın ne diyor: "Ben istemez miyim İran da Türkiye gibi laik bir Müslümanlar ülkesi olsun? Ama benim ülkem Türkiye'den yüzyıllarca geri kaldı. Bize Atatürk gibi bir önder lazımdı, Şah geldi. Siz çok şanslı bir ülkenin çocuğusunuz!..."

 

Ve şu sözler de, Cezayir Yüksek Devlet Konseyi Başkanı Muhammed Budiaf'a ait: "En büyük eksiğimiz, bizde bir Mustafa Kemal Atatürk'ün çıkmamış olmasıdır..."

 

Not: Bu yazı Ahmet Taner Kışlalı'nın, "Kemalizm, Laiklik ve Demokrasi" adlı eserinden alınmıştır.

(Ahmet Taner Kışlalı, Kemalizm, Laiklik ve Demokrasi, sayfa 29-33, 3. Baskı, 1994, İmge Kitabevi)

 

  • Din birliğinin de bir millet teşkilinde müessir olduğunu söyleyenler vardır. Fakat biz, bizim gözümüz önündeki Türk milleti tablosunda bunun aksini görmekteyiz.

     

    Türkler Arapların dinini kabul etmeden evvel de büyük bir millet idi. Arapların dinini kabul ettikten sonra, bu din, ne Arapların, ne aynı dinde bulunan Acemlerin ve ne de Mısırlıların vesairenin Türklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine hiçbir tesir etmedi. Bilâkis, Türk milletinin milli rabıtalarını gevşetti; milli hislerini, milli heyecanını uyuşturdu. Bu pek tabii idi. Çünkü, Muhammed'in kurduğu dinin gayesi, bütün milliyetlerin fevkinde, şamil bir Arap milliyeti siyasetine müncer oluyordu.

     

    Bu Arap fikri, ümmet kelimesi ile ifade olundu. Muhammed'in dinini kabul edenler, kendilerini unutmaya, hayatlarını Allah kelimesinin, her yerde yükseltilmesine hasretmeye mecburdurlar. Bununla beraber, Allah'a kendi milli lisanlarında değil, Allah'ın Arap kavmine gönderdiği Arapça kitapla ibadet ve münacatta bulunacaktı. Arapça öğrenmedikçe, Allah'a ne dediğini bilmeyecekti. Bu vaziyet karşısında Türk milleti birçok asırlar, ne yaptığını bilmeksizin, adeta bir kelimesinin manasını bilmediği halde Kuran'ı ezberlemekten beyni sulanmış, hafızlara döndüler. Başlarına geçebilmiş olan haris serdarlar, Türk milletince karışık, cahil hocalar ağzıyla, ateş ve azap ile müdhiş bir muamma halinde kalan, dini, hırs ve siyasetlerine alet ittihaz ettiler. Bir taraftan Arapları zorla emirleri altına aldılar, bir taraftan Avrupa'da Allah kelimesinin ilâhî parolası altında Hıristiyan milliyetleriylerine ilişmeyi düşünmediler. Ne onları ümmet yaptılar ne de onlarla birleşerek bir kuvvetli millet yaptılar. Mısır'da, belirsiz bir adamı halifedir diye yok ettiler, hırkasıdır diye bir palaspareyi, hilafet alameti ve imtiyazı olarak altın sandıklara koydular, halife oldular. Gâh şarka, cenuba, gâh garb veya her tarafa birden saldıra saldıra, Türk milletinin Allah için, Peygamber için topraklarını, menfaatlarını, benliğini unutturacak Allah'la mutevekkil kılacak derin bir gaflet ve yorgunluk beşiğinde uyuttular. Milli duyguyu boğan, fani dünyaya kıymet vermeyen, sefaletler, zaruretler, felaketler his olunmaya başlayınca, asıl hakiki saadete öldükten sonra ahirette kavuşacağını va't ve temin eden dini akide ve dini his, millet uyandığı zaman onun şu acı hakikati görmesine mani olamadı. Bu feci manzara karşısında kalanlara, kendilerinden evvel ölenlerin ahiretteki saadetlerini düşünerek veya bir an evvel ölüm niyaz ederek ahiret hayatına kavuşmak telkin eden dini hissi; dünyanın acısı duyulan tokatıyla derhal, Türk milletinin vicdanındaki çadırını yıktı, davetlileri, Türk düşmanları olan Arap çöllerine gitti. Türk vicdanı umumisi, derhal, yüzlerce asırlık kudret ve küşayişiyle, büyük heyecanlarla çarpıyordu. Ne oldu? Türk'ün milli hissi, artık ocağında ateşlenmişti. Artık Türk, cenneti değil, eski, hakiki büyük Türk cedlerinin mukaddes miraslarının son Türk ellerinin müdafaa ve muhafazasını düşünüyordu. İşte dinin, din hissinin Türk milliyetinde bıraktığı hatıra.
    (Prof.Dr. Afet İnan, Medeni Bilgiler ve Mustafa Kemal Atatürk'ün El Yazıları)

     

  • Türkiye Cumhuriyeti'nde, her yetişkin dinini seçmekte hür olduğu gibi, belirli bir dinin merasimi de serbesttir. Yani, ibadet hürriyeti vardır. Tabiatiyle ibadetler, güvenlik ve genel adaba aykırı olamaz; siyasi gösteri şeklinde de yapılamaz. Geçmişte çok görülmüş olan bu gibi durumlara artık Türkiye Cumhuriyeti asla katlanamaz.

     

    Bir de, Türkiye Cumhuriyeti dahilinde, tüm tekkeler ve zaviyeler ve türbeler kanunla kapatılmıştır. Tarikatlar kaldırılmıştır. Şeyhlik, dervişlik, çelebilik, halifelik, falcılık, büyücülük, türbedarlık vesaire yasaktır. Çünkü bunlar gericiliğin kaynakları ve cehaletin damgalarıdır. Türk Milleti, böyle müesseselere ve onların mensuplarına katlanamazdı ve katlanmadı. ( 1930 )

     

  • Din, bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünce ve düşünceye karşı değiliz. Biz sadece din işlerini, millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyor, kasıt ve fiile dayanan tutucu hareketlerden sakınıyoruz. Gericilere asla fırsat vermeyeceğiz.

     

  • Laiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Tüm yurttaşların vicdan, ibadet ve din özgürlüğü de demektir. ( 1930 )

     

  • Din ve mezhep herkesin vicdanına kalmış bir iştir. Hiçbir kimse hiçbir kimseyi, ne bir din, ne de bir mezhebi kabul etmeye zorlayabilir. Din ve mezhep hiçbir zaman politika aleti olarak kullanılamaz. (1930)

     

  • Laiklik asla dinsizlik olmadığı gibi, sahte dindarlık ve büyücülükle mücadele kapısını açtığı için, gerçek dindarlığın gelişmesi imkânını temin etmiştir. Laikliği dinsizlikle karıştırmak isteyenler, ilerleme ve canlılığın düşmanları ile gözlerinden perde kalkmamış doğu kavimlerinin fanatiklerinden başka kimse olamaz.

     

  • Softa sınıfının din simsarlığına izin verilmemelidir. Dinden maddi menfaat temin edenler iğrenç kimslerdir. İşte bu duruma karşıyız ve buna müsaade etmiyoruz. ( 1930 )

     

  • Bunun gibi bağlı bulunmakla inanmış ve mutlu olduğumuz İslam dinini, yüzyıllardan beri alışılmış olduğu üzere, bir politika aracı durumundan kurtarmak ve yükseltmek gerektiği gerçeğini görüyoruz. Kutsal ve Tanrısal olan inanç ve vicdanlarımızı karışık ve türlü renkte bulunan ve her türlü çıkarlarla tutkuların alanı olan siyasetten ve siyasetin bütün ögelerinden bir an önce ve kesinlikle kurtarmak, milletin dünya ve ahiret mutluluğunun emrettiği bir zorunluluktur. Ancak böylece İslam dininin yüceliği gerçekleşir. ( 1924 )

     

  • Vatandaşları içinde çeşitli dinlere mensup unsurlar bulunan ve her din mensubu hakkında adil ve tarafsız tutum ve davranışta bulunmaya ve mahkemelerinde vatandaşları ve yabancılar hakkında eşit adalet uygulamakla vazifeli olan bir hükümet, fikir ve vicdan hürriyetlerine uymaya mecburdur. ( 1927 )

     

  • Artık Türkiye, din ve şeriat oyunlarına sahne olmaktan çok yüksektir. Bu gibi oyuncular varsa, kendilerine başka taraflarda sahne arasınlar. ( 1924 )

 

Kaynak :
1. Porf. Dr. Suna Kili , Atatürk Devrimi
2. A. Taner Kışlalı - Kemalizm Laiklik ve Demokrasi
3. A. Taner Kışlalı - Atatürk'e Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği
4. Atatürkçülük , Atatürk'ün Görüş ve Direktifleri, MEGSB Yayınları.