Yazdır E-posta
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 5
ZayıfMükemmel 

 

ULUSÇULUK (MİLLİYETÇİLİK) -

 

Prof. Dr. Suna Kili - Atatürk Devrimi, Bir Çağdaşlaşma Modeli adlı eserinden...

 

"20. yüzyılın başında Türkiye'de ulusçuluk kavramı henüz bir yenilikti. Onun tüm toplumun katlarınca benimsenmesi Atatürk Devrimi'nin bir başarısıdır." ( Rustow, "Devlet Kurucusu Olarak Atatürk", a.g.y., s. 628 )

 

Ulusçuluk anlayışı geleneksel Türk toplumunun "ümmet" olarak yaşama inancını reddeder ve çağdaşlaşmanın en önemli öğeleri olan "ulus" ve "yurttaş" olarak yaşama gereğini ve gerçeğini benimser. Atatürk "ulus" olarak yaşamanın, çağda topluma dönüşmenin en önemli ve zorunlu bir geleneği olduğunu biliyordu. Bu konuyu söylev ve demeçlerinde birkaç kere işlemiştir. Örneğin, Bursa'da öğretmenlere 27 Ekim 1922'de yaptığı konuşmada bu konuya değinmiş ve Türklerin ancak Ulusal Savaşım döneminde bir ulus olarak yaşamaya başladıklarına işaret etmiştir:

 

    Çocuklarımıza ve gençlerimize uygulayacağımız öğretimin giz'i ne olursa olsun, onları:

    1- Ulusuna,
    2- Türkiye devletine,
    3- Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne düşman olanlarla savaşabilecek bilgiler ve
    araçlarla silahlandıracağız.

    ................

    Özgürlüğünü ve bağımsızlığını korumak yolunda savaş vermeyi bilmeyen uluslar için yaşama hakkı yoktur. Bu uğurda savaş gerekir.

    Açıkça söyleyeyim ki biz üç buçuk yıl öncesine değin topluluk halinde (ulusal bağları olmayan, rastgele, başka eğreti bağlarlabir araya gelivermiş olan bir topluluk halinde) yaşıyorduk. Bizi istedikleri gibi yönetiyorlardı. Dünya bizi, temsilcimiz ve yöneticimiz olanlara göre tanıyor ve değerlendiriyordu. Üç buçuk yıldır, ulus olarak yaşıyoruz.

    Ordularımızın kazandığı utku eğitim ordularımızın utkusuna yer açtı, yol hazırladı. Gerçek utkuyu siz kazanacak, siz koruyup sürdüreceksiniz, bunu başaracağınızdan kuşkum yok. Sarsılmaz bir imanla ben ve bütün arkadaşlarım sizi gözeteceğiz, sizin karşılaştığınız bütün engelleri kıracağız."
    (Bugünün Diliyle Atatürk'ün Söylevleri, [Bugünkü dile aktaran, Behçet Kemal Çağlar] , s. 88-89)


Osmanlı İmparatorluğu'nda iktidarın kaynağı halk değildi. Atatürk, Osmanlı İmparatorluğu'nun dinsel yapısının, "ümmetçilik"in ve bunları yaşatan düşünce ve kurumların yerlerine ulusun varlığını, ulusal istenç ve ulusal egemenlik ilkelerini koyarken çağdaş, laik, demokratik bir topluma dönüşmemizin temellerini atmış oluyordu.

 

Atatürkçülük'te "birlik" ulusal devletle sağlanmış ve ulusçuluk bu birliği pekiştiren en önemli öğe olarak görülmüştür. Ulusçuluk, ulusun tüm bireyleriyle amaçta, ülküde, yazgıda, inançta, dilde, ekinde ulusal kimlik bilincine varması, "ben Türküm" diyebilmenin; tasada, kıvançta, olanakların dağılımında birleşebilmenin mutluluğuna ulaşması; ülke ve çalışma, eyleme geçebilme erdemini, özverisini göstermesi; yönetimde, ekonomide, siyasada, ekinde bağımsızlık doğrultusunda gelişmeye, çağdaşlaşmaya katkıda bulunmasıdır.

 

Ulusçuluk, ulusal devlet kurma, ulusal bir siyasa gütme çağdaşlaşmanın temelidir. Batı ülkeleri de çağdaşlaşma çabalarında, geleneksel toplumdan çağdaş topluma geçerken uluslaşma, ulusal devlet kurma çabasına girmişlerdir.

 

Ulusçuluk akımının Batı tarihindeki evrimi, orada da bu akımın çağdaşlaşma çabalarıyla koşut bir düzeyde başlayıp geliştiğini göstermektedir. Batı'da ulusçuluk, bilinen olgulardan, engellerden kurtularak, bir gelişim süreci izlemiştir.

 

Ortaçağda Batı'nın özellikle siyasal, ekinsel, toplumsal, ekonomik yapısı ulusçuluk akımının doğmasına uygun olmayan nitelikler taşıyordu. Batı toplumunda din birliği vardı, eğitim ve ekin birliği ise, kilisenin tekelinde bulunduğu için, kilise tarafından sağlanıyordu; fakat geleneksel kavram ve öğelerden oluşmuştu. Siyasal yapı parçalanmış, küçük bölgelerde egemenliklerini sürdüren beyliklerden feodal düzenden oluşmuştur. Ekonomik yapı ise, bu feodal sistemin doğal sonucu olarak toprağa bağlı, içe dönük, kapalı ekonomi türünün öğelerine sahipti.

 

Siyasal, ekonomik, toplumsal ve ekinsel açıdan feodal yapının sürdüğü bu dönemde ulusçuluk anlayışı yoktur. Birbirinden ayrı yaşayan, ayrıcalıkları ağır basan topluluklar vardır. Din konusunda birlik, feodal sistemi destekleyen, yararını ve çıkarını geleneksel düzenin sürdürülmesinde gören dinsel örgüt, kilise tarafından sağlanmaktadatır. Halk siyasal bilince kavuşmamış, geleneksel kurum, kavram ve değer yargılarına bağlıdır. Kiliseye, dine, feodal, bey'e bağlılık, halkın çevresiyle kurabildiği ilişkilerin temelini oluşturmaktadır.

 

Parçalı, küçük egemenliklere, beyliklere sahip feodal bir düzende din, hukuk, eğitim ve ekin alanında, bir ölçüde kilise tarafından sağlanabilen ve geleneksel kavram ve kurumlardan oluşan birlik... İşte, Ortaçağ'ın Batı'sı budur... Sonraki çağların "Doğu"sunu andıran din dogmatizmine, feodaliteye, kapalı ekonomiye bağlı geri kalmış bir Batı!...

 

Batı'da ilk uyanış bu dönemin sonlarında başlamıştır. Bu uyanış ulusçuluk akımının başlangıcı, ulusal birliğe yönelişin belirtisidir. Feodal beyler ve kilise, toplum içinde yerlerini güçlendirmek isteyen ticaret burjuvazisine, merkezileşmeyi, merkezi güç yaratmayı amaçlayan güçlü krallara karşıdırlar. Ticaret burjuvazisi sistemin merkezileşmesi, güçlü kralların egemenliklerinin yaygınlaşması ve bundan doğacak birlik içinde daha rahat çalışma, daha iyi ticaret yapma, daha çok kazanma fırsatı bulacaktır. Bu amaçla güçlenmek isteyen kralları desteklemektedir. Kralların da bu desteğe gereksinmeleri vardır. Fakat krallar güçlendikçe, birlik sağlandıkça, kilise ve soyluların durumu zayıflayacak, toplumda etkinlikleri azaltacaktır. Krallarla kilise arasında çatışma bundan doğmuştur. Merkezi birliğin doğmasını amaçlayan krallar, kendilerine bağlı bir ordu ve bürokrasiyi kurmayı, bunları yetiştirecek eğitim kurumlarını açmayı zorunlu görmüştür.

 

Batı'da ulusal devletin kurulduğu bu dönemde burjuva için önemli olan yönetim biçiminin niteliği değil, kendilerine daha büyük olanaklar sağlayacak olan ekonomik düzendir. Bu nedenle de o dönemde burjuva krallarla işbirliğine girmiş, "saltçılık"ın destekçisi olmuştur. Bu desteğin amacı, düşman saydığı kilise ve soyluların gücünü zayıflatmaktır.

 

Saltçı krallar döneminde, ulusal devletin ilk yerleşme ve gelişme süreci içinde ulusal duygu, Ulus'a değil, krala olan bağlılıkla ölçülmüş, "her şey kral için" yapılmıştır. Ulusçuluğun Batı'da bir fikir, bir anlayış, bir inanç olarak tanımlanması ve benimsenmesi Fransız Devrimi'nden sonra başlar. Ancak bu dönemde de ulusçuluk ulusal devletin, toplumun tüm bireylerince benimsenen bir anlayış olmaktan uzaktır. Daha çok toplumda etkenliği olan, ekonomik, toplumsal, siyasal haklardan geniş ölçüde yararlanan kesimlerin anlayışı olmuştur. Henüz "kitle ulusçuluğu", ulusçuluğun kitleler tarafından da benimsenmesi dönemine ulaşmamıştır. Çünkü bu dönemde Batı'da kitleler hâlâ siyasal katılmadan uzaktır, ekonomik haklara, toplumsal güvenceye kavuşmamıştır; eğitimden genellikle yoksundur. Büyük kitle, 19. yüzyıl içinde sanayileşmenin doğurduğu kentleşme ortamında, siyasal bilinçlenme aşamasına ulaşmış, haklarını arama, özgürlüklerini isteme bilincine varmıştır.

 

Ulusçuluk akımı, Türkiye'yi olduğu kadar özellikle gelişmekte olan tüm ülkeleri de ilgilendiren bir konudur; Çağdaş ulusçuluğun, çağdaşlaşma eylemlerine koşut bir gelişme eğilimi gösterdiği de bilinmektedir.

 

Çağdaşlaşma, bağımsızlığını sağlamış toplumların başlatıp geliştirdiği bir süreçtir. Ulusçuluk akımının ilk amacı, sömürge durumuna düşen ya da sönürülen toplumları bağımsızlığa yöneltmek, ülkelerin bağımsızlığını sağlamaktır. Çağdaş toplumlar, bağımsızlıklarını koruyan tüm olanaklara çağdaşlaşmayı gerçekleştirerek kavuştukları için, ulusçuluk akımı çağdaşlaşma özlemini içermekte ve onu gerçekleştirme doğrultusunda gelişmektedir. Çağdaş ulusçuluk anlayışı, tüm ulusun ve bireylerin mutluluğunu sağlamak; devletin, toplumun, bireyin bağımsızlığını gerçekleştirecek önlemleri almak ister. Bunun için çağdaş ulusçuluk ilericidir, devrimcidir, durağanlığı reddeder.

 

Atatürk Ulusçuluğu, Türkiye Cumhuriyeti'nin bağımsızlığını korumayı ve aynı zamanda Türk toplumunu çağdaşlaştırmayı amaç edinmiştir. Bu ulusçuluk, öbür devletlerin bağımsızlığına saygı gösteren bir ulusçuluktur, irredentist değildir. Atatürk Ulusçuluğu, her türlü yayılmacılığa karşıdır. Atatürk Ulusçuluğu, herhangi bir kişi, hanedan, kurum ve sınıf egemenliğine karşı olmakla, kendine özgü halkçılık anlayışını da yansıtır. Atatürk Ulusçuluğu aynı zamanda laik bir ulusçuluktur. Türk yurttaşlığının yüksek değeri üzerinde durur. Atatürk Ulusçuluğu, yurttaşının Türklüğünü, anasoycu açıdan değil, Türk Ulusu'nun ulusal ülkü ve amaçlarına bağlılığıyla, Türk Devleti'nin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğünü savunmasıyla ve Türk toplumunun çağdaşlaşma çabasını benimsemesiyle ölçer. Bu bakımdan bir yabancı yazarın dediği gibi: "Atatürk Ulusçuluğu ayırıcı değil, birleştiricidir, bütünleştiricidir; çağrısı olumlu ve sağlıklıdır." (Clair Price, The Rebirth of Turkey [Türkiye'nin Yeniden Doğuşu] , New York: Thomas Seltzer, 1923, s. 233)

 

Atatürk Ulusçuluğu ilerici, usçu ve olgul (pozitif) bilimcidir. Türklerin ulusal birlik ve beraberlik içinde çalışmalar ve çaba göstermeleri koşuluyla ülkeyi en ileri bir düzeye getirecek yeteneklere sahip oldukları inancındadır. Atatürk Ulusçuluğu kapalı bir toplum anlayışını reddeder ve gerektiği durumlarda başka ülkelerin deneyimlerinden de yararlanmayı önerir. Ancak, bütün bu yararlanmanın Türkiye'nin bağımsız kararının sonucu olması üstünde durur. Ulusçuluk çağdaş olabilmenin, çağdaşlaşmaya yönelebilmenin ilk ve vazgeçilmez aşamasıdır.

 

Ulusçuluk girişimlerinin çağdaşlaşma eylemleri ile yakın ilişkileri vardır. Doğal olarak burada ele alınan ulusçuluk saldırgan, yayılmacı emeller güden ulusçuluk değil, güven verici, yaratıcı ve ulusal devlet kurma olanaklarına kesin katkıları bulunan ulusçuluktur. Şöyle ki çağdaş ulusal devletin ortaya çıkmasıyla siyasanın, bazı kesin ve belirgin gereklerini yerine getirme zorunluğu doğmuştur. Bir toplum eğer çağdaş bir devlet olarak yaşamak istiyorsa, onun siyasal kurumları ve çalışmaları bu gereklere uymak zorundadır. Tarihsel imparatorlukların, kabilelerin ve anasoycu toplulukların güttükleri siyasa, yerini etken bir ulusal devlet olma olanaklarını yaratacak siyasaya bırakmak zorundadır. Çağdaşlaşma, biçimsel yönden, ulusal devlet durumuna gelen toplumların gerçekten ulusal devlet durumuna dönüşmeleridir. Çağdaşlaşma süreci özellikle, bazı önemli kamu düzenini koruma olanaklarına sahip olmayı, belirli toplumsal işlerin gereklerini yapmak için o ülkenin kaynaklarını devinime geçirmeyi, etken olarak uluslararası üstlenmelere girişmeyi ve bunları yerine getirme yeteneklerini geliştirmeyi gerektirir. Çağdaşlaşmış olmanın olmanın ölçütü ilk önce bir ulusal devletin temel yapısını oluşturan belirli kamu kuruluşlarının kurulmuş bulunması, ikinci olarak da siyasal yaşamda ulusçuluk olayının bilinçli ve denetli nitelikte belirmiş olmasıdır. Demek oluyor ki gelişme, çağdaşlaşma devlet kurumları çerçevesi içinde ulusçu bir siyasanın güdülmesidir. Hemen önemle belirtilmesi gerekir ki ulusçuluk çağdaşlaşmanın gerekli, fakat yeterli olmaktan uzak bir koşuludur. Gelişme, dağınık ve örgütlenmemiş uluşçuluk duygularının yurttaşlık bilincine ve duygusuna dönüşmesini, aynı zamanda yurttaşlık emel, özlem ve isteklerinin izlencelerde yer almasını ve gerçekleşmesini sağlayacak devlet kurumlarının yaratılmasını gerektirir. Özetle denilebilir ki, çağdaşlaşmak gerçekten bir ulusal devlet kurmak ve onu geliştirmektir. (Lucian W. Pye, The Concept of Political Development [Siyasal Gelişme Kavramı] , The Annals of the American Academy of Political and Social Sciences, 358, Mart 1965, s. 7)

 

Atatürk Devrim atılımlarının geniş çerçevesi içinde Atatürk Ulusçuluğu'nu incelersek, Türk ulusal devletini kurma ve geliştirme sürecinde, yukarıda öne sürülen, tüm çalışma ve çabalara girişildiğini gözlemleyebiliriz. Atatürk Ulusçuluğu ülkenin tüm çağdaşlaşmasına yönelmiş bir ulusçuluktur. Atatürk Türkiyesi'nde ülkede "birlik"in çağdaş bir öğe olan ulusçuluk etrafında sağlanması doğrultusunda ve ulusal, ulusçu bir siyasa güdülerek çağdaşlaşmayı gerçekleştirme konusunda olağanüstü bir çaba gösterilmiştir. Çağdaşlatırıcı ulusçuluk Atatürk Devrimi'nin odağı olmuş; devrim modelinin özellikle "birlik" ve "eşitlik" doğrultusundaki aşamalarında en önemli itici ve düşünsel gücünü oluşturmuştur. "Otorite"nin kaynağı, yasallığı ulus'a halk'a dayatılmıştır.

 

Atatürk Ulusçuluğu başka uluslara saygı duyar, dünyadaki ulusal kurtuluş eylemlerini dış siyasasında destekler. Ulusal sınırlar içinde yaşayan Türk ulusunun, Türk ülkesinin bütünlüğü, bugünü, yarını için yazgı birliğinde olan herkesi Türk sayar. Ulusu sayar. Ulusu dinsel, mezhepsel, budunsal ayrılıklara, bölünmelere itecek her davranışın, her eylemin, her düşüncenin karşısında yer alır. Bu bütünlüğü sağlayıcı siyasal, ekinsel; yönetsel, ekonomik, toplumsal tüm önlemlerin alınmasını, ayrılıklara neden olacak, ayrıcalıklar yaratacak geleneksel, dinsel, mezhepsel, toplumsal, ekonomik engelleri, birikimleri ortadan kaldırmayı öngörür. Atatürk Ulusçuluğu toplumsal, siyasal, ekinsel içeriği yanında ekonomik içeri de olan bir ilkedir. Ulusun, devletin yeraltı, yerüstü varlıklarının işletilmesinde, sanayiin kurulup geliştirilmesinde, iç ve dış ticarette ulusallığı öngörür ve bu doğrultuda çalışmasını, karar alınmasını, eyleme geçirilmesini ister.

 

Atatürk Ulusçuluğu, çağdaş ve çağdaşlaştırıcı bir ulusçuluktur. Çağdaş ulusçuluk, çağdaş toplum anlayışı çağdaş toplumda yaşayan bireylerin ortak inancıdır. Çağdaş ulusçuluk laik, ulusal, ilerici bir eğitimin yaygın olduğu bir toplumda gelişir.

 

Çağdaş ulusçuluki laik bir toplum düzeninde, toplumun bütün kesimlerinin, özellikle halk kitlesinin siyasal yaşama, yönetime katılmasını, yaratılan ekonomik değerden payını almasını, siyasal , toplumsal, ekinsel, ekonomik yaşamda etken olmasını ister. Bir toplumun yapısı, bir devletin yönetim biçimi, bir ekonomik sistemin işleyişi toplumun büyük kitlesine, halk kitlesine sağladığı haklar, olanaklar, özgürlükler, fırsatlar ve etkenlikler oranında güç kazanır ve toplumunun bireyleri, büyük kitlesi devletine, toplumuna, yönetim biçimine, ekonomik sisteme sahip çıkar; onu savunur. Yoksa halkın, büyük kitlenin bunlardan yoksun olduğu toplumlarda, tüm olanakları ellerinde bulunduran azınlıktaki üst toplum katlarının varlığı fazla bir anlam taşımaz. Azınlığın sahip çıktığı, savunduğu sistemler halkın, kitlenin yararına işleyen sistemler değil, azınlığa haklar, olanaklar sağlayan sistemlerdir.

 

Bunun için de halkın, kitlenin desteğinden yoksun kalmış ve yıkılmışlardır. Kurtuluş, bağımsızlık savaşları, hep bu azınlığın tekelindeki sistemlerin yöneticilerine ve bunların işbirliği halinde bulundukları yayılmacı, el koyucu güçlere karşı verilmiştir.

 

Birinci Dünya Savaşı'ndan yenik çıkan Osmanlı İmparatorluğu'nun başta gelen yöneticilerinin ve özellikle Osmanlı hanedanının son temsilcilerinin yayılmacı güçlerle işbirliğine girmesine karşın, Mustafa Kemal'in önderliğinde Anadolu halkının başlattığı bağımsızlık ve Kurtuluş Savaşı aynı zamanda ulusal Türk Devleti'nin kuruluşunun da savaşıdır. Savaş tüm "mazlum uluslar"a örnek olacak bir başarı ile sona ermiş, fakat biçimsel bağımsız devlet olma, çağdaş ulusal devlet olmaya yetmediği için, ulusçuluğun bütün gerekleriyle Türk toplumunun ortak inancı, ülkü ve ilkesi haline getirilmesi amacıyla devrim atılımları başlatılmıştır.

 

Atatürk ulusçuluk, anlayışında devlet tam bağımsızdır. Devletin ülkesi, doğal kaynakları, varlığı, bireyleri sömürülmemelidir. Bu anlayış her türlü sömürüye karşıdır. Atatürk Ulusçuluğu dine saygılıdır, ancak toplum ve devleti dinin tekelinde bırakmaz. "Ümmetçilik"e karşıdır; çağdaş, laik bir ulusçuluktur. Atatürk Ulusçuluğu devleti, ülkesi ve ulusuyla bölünmez bir bütün sayar. Bu ulusçuluk toplumun her kesiminde, kişisinde ulusal kimlik bilincini canlı, geçerli bir inanç olarak yaratmak ve yaşatmak ister. Çağdaş ulusçuluk toplumsal ve ekonomik sorunların aşıldığı halkın gelirden, devletin olanaklarından daha adil ölçüler içinde payını aldığı oranda güç kazanır. Çağdaş ulusçuluk yalnızca siyasal ve ekinsel değil, toplumsal ve ekonomik içeriği olan bir ulusçuluktur. Ulusçuluk ilkesi, öbür Atatürk ilkelerinde de belirgin olduğu gibi, dogmatik ve gizemci (mistik) değildir; gerçekçidir, usçudur.

 

Geleneksel toplumdan çağdaş topluma geçişte ulusal ekine yöneliş temel bir aşamadır. Mustafa Kemal böyle bir aşamanın önemini daha Kurtuluş Savaşı'nın ilk yıllarında şu sözlerle dile getirmiştir:

 

"Şimdiye kadar sürüp gelen okuma ve yetiştirme yanlışlıklarının ulusumuzun gerilemesinde en önemli nedenlerinden biri olduğu kanısındayım. Onun için bir ulusal yetiştirme programından söz açarken, eski çağdaki asılsız uydurmalardan, yaradılışımıza hiç de uymayan yabancı düşüncelerden Doğu'dan ve Batı'dan aşırma bütün etkilerden büsbütün uzak, ulusal ve tarihsel doğamıza uygun bir ekini öne sürmüş oluyorum. Çünkü Türk yönetiminin gerçek gelişmesi ancak böyle bir ekinle sağlanabilecektir. Rast gele bir yabancı ekini kabullenmek şimdiye kadar uygulanıp duran yabancı ekinlerin yıkıcı sonuçlarını yenilemekten başka işe yaramaz. Ekinin, bu düşünce ekininin verimi, ekildiği yerin elverişliliği ile orantılıdır. Bu yer de milletin özyapısıdır. Çocuklarımız ve gençlerimiz yetiştirilirken; onlara, varlıkları, hakları, birlikleri ile zıtlaşan bütün yabancı öğelerle savaşma gerekliliği ve ulusal inanları bütün coşkunluğu ile her zıt düşünceye karşı şiddetle savunma zorunluluğu aşılanmış olmalıdır. Yeni kuşağın bütün iç dünyasında bu duyuşların, bu davranışların sürdürülmesi büyük önem taşır. Bitmez tükenmez korkunç bir savaş halinde belirip duran uluslar yaşamının felsefesi, bağımsız ve mutlu kalmak isteyen her ulus için bu duyuşları, bu davranışları bütün yeğinliği ile şart koşmaktadır."
(Bugünün Diliyle Atatürk'ün Söylevleri, a.g.y., s. 75-76)

 

Çağdaşlaşma çabasına girmiş her yeni devlet kendine özgü siyasal ekini getirir ve bunu geliştirmeye çalışır. Aynı zamanda her yeni devlet siyasal toplumsallaştırma yoluyla bu ekinin tüm toplum katlarınca benimsenmesi için çaba gösterir. Türk dil devrimi, yeni tarih anlyışı ulusal Türk Devleti'nin yeni siyasal ekininin benimsenmesi yolunda gerçekleştirilen önemli atılımlardır. Bunun yanı sıra 1932'de kurulan halkevlerinin de yeni siyasal ekinin benimsenmesi ve yaygınlaşması konusunda önemli çalışmaları olmuştur. Ulusal bilinçlenme örgütlenmiş çabalarla daha da yaygınlaşır, daha güçlenir. Bu doğrultuda Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu ve halkevlerinin önemli katkıları olmuştur.

 

Atatürk Ulusçuluğu birleştirici ve bütünleştiricidir. Bağnaz bir ulusçuluk değildir. Ulusal devlet kurmaya ve onu geliştirmeye yönelik bir ulusçuluktur. Ulus gerçeğine bağlı, ulusal kimlik bilincini geliştiren, yayılmacılığı ve "ümmetçilik"i reddeden, laik bir ulusçuluktur. Bu nedenlerle Atatürk Ulusçuluğu köktenci (radikal) dir. Genelde dinsel bir kökene oturtulmuş Arap ulusçuluğu ise geleneksellik özellikleri taşır. Atatürkçülük'te toplumsal birliği sağlamada temel işlev ulusçuluk ilkesinde, bu doğrultudaki devrim atılımlarındadır. Kitleleri eyleme geçirmede, ulusal birliği sağlamada ulusçuluk ilkesinden yararlanılmıştır. Mısır'da Nasır deneyiminin açıkça ortaya koyduğu, Libya ve İran örneklerinde şimdilerde gözlemlediğimiz gibi laik bir ulusçuluk anlayışı o ülkelere özgü ekinsel, tarihsel, yapısal nedenlerle toplumsal etken durumunda değildir. Oralarda toplumsal devingenlik ve birlik disel, İslamcı bir Ulusçulukla sağlanmaktadır.

 

Atatürkçülük'te yayılmacılığa karşıtlık temel görüştür. Atatürkçülük ne Doğu, ne Batı, ne de herhangi bir ulus düşmanlığına dayanmıştır. Bağımsızlığı savunan, özde ve amaçta barışçı, kişi ve ulus onuruna dayalı, ulusal kurtuluş hareketlerine yol gösterici, insancıl bir ideolojidir.

 

Sigmund, çağdaşlaştırıcı ulusçuluğun amaçlarını şöyle sıralamaktadır: "Ulusal bağımsızlık, hızlı ekonomik kalkınma, ulusal devletin yaratılması, bu devletin yönetim biçiminin halkçı bir kimliğe dayatılması ve uluslararası ilişkilerde yansızlık. Bu sıralamalar arasında çoğulcu demokrasiye yer verilmemmiştir. Genelde, Avrupa ve Kuzey Amerika'da var olan anayasa kuramları ve uygulamalarının fazla önemsenmediği gözlemlenebilir. Gelişmekte olan ülkelerde devlet ve toplum ile ilgili düşünceler bütününe çağdaşlaştırıcı ulusçuluk demek yerinde olur." (Sigmund, The Ideologies of the Developing Nations, a.g.y., s. 40)

 

Türk Ulusu'na, Türk Devleti'ne, yeniliğe bağlılık; değişikliğe açıklık; ulusal birliğin sağlanması; kısacası, çağdaşlaştırıcı bir ulusçuluk Atatürk Devrim atılımlarının çıkış noktasını oluşturmuştur.

 

"Bu devlet nasıl kurtulur?" sorusuna Atatürk Devrim eyleminin yanıtı "ulusal sınırlar içinde, ulusal, çağdaşlaştırıcı bir siyasa gütmekle", olmuştur. Atatürk Devrim eylemi ulusçudur, çağdaşlaştırıcıdır. Atatürk "Dünya Devrimi"i ile değil, kendi ulusal devrimiyle ilgilenmiştir. Ulusal bir siyasa gütmenin, bir ülkenin varlığını korumada en önemli etkenlerden biri olduğu inanç ve görüşünü Atatürk şu sözlerle dile getirmiştir:

 

    "Baylar, dış siyasanın en çok ilgili bulunduğu ve dayandığı temel, devletin iç örgütüdür. Dış siyasanın, iç örgütle ve ülküsü başka başka ve birbirleriyle bağdaşamayan toplulukları tek sınır içine almış bir devletin iç örgütü kuşkusuz temelsiz ve çürük olur. Bu durumda, dış siyasası da köklü ve sağlam olamaz. Böyle bir devletin, özellikle iç örgütü, ulusal olmaktan uzak olduğu gibi, siyasal yönetimi de ulusal olamaz. Buna göre Osmanlı Devleti'nin siyasası ulusal değil, ancak, kişisel, bulanık ve karasız idi.

    Değişik Ulusları ortak ve genel bir ad altında toplamak ve bu değişik ulus topluluklarını eşit haklar ve koşullar altında bulundurarak güçlü bir devlet kurmak, parlak ve çekici bir siyasal görüştür, ama aldatıcıdır. Dahası, hiçbir sınır tanımayarak dünyadaki bütün Türkleri de bir devlet olarak birleştirmek, ulaşılamayacak bir amaçtır. Bu, yüzyılların ve yüzyıllarca yaşamakta olan insanların çok acı, çok kanlı olaylar ile ortaya koyduğu bir gerçektir.


    İslamcılık ve Turancılık siyasasının başarı kazandığına ve dünyayı uygulama alanı yapabildiğine tarihte rastlanmamaktadır. Soy ayrımı gözetmeksizin, bütün insanlığı kapsayan tek bir dünya devleti kurma tutkularının sonuçları da tarihte yazılıdır. "Baskıncı ve yağmacı" olmak hevesleri konumuzun dışındadır. İnsanlara her türlü özel duygularını ve bağlantılarını unutturup, onları kardeşlik ve tam eşitlik içinde birleştirerek, insancıl bir devlet meydana getirme kuramının da kendine özgü koşulları vardır.


    Bizim aydınlık ve uygulanabilir gördüğümüz siyasal yöntem, "ulusal siyasa"dır. Dünyanın bugünkü genel koşulları ve yüzyılların kafalarda ve duyunçlarda yerleştiği gerçekler karşısında düşçü olmak kadar büyük yanılgı olamaz. Tarihin dediği budur; bilimin, us'un, mantığın dediği böyledir.


    Ulusumuzun güçlü, mutlu ve sağlam bir düzen içinde yaşayabilmesi için devletin bütünü ile ulusal bir siyasa gütmesi ve bu siyasanın iç örgütlerimize tam uyumlu ve dayalı olması gereklidir. Ulusal siyasa demekle anlatmak istediğim şudur: Ulusal sınırlarımız içinde her şeyden önce kendi gücümüze dayanarak varlığımızı koruyup ulusun ve yurdun gerçek mutluluğuna ve bayındırlığına çalışmak; gelişidgüzel, ulaşılamayacak istekler peşinde ulusu uğraştırmamak ve zarara sokmamak; uygarlık dünyasının uygarca ve insanca davranışını ve karşılıklı dostluğunu beklemektir." (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, II, a.g.y., s. 322-323)

     

    Ulusal kimlik bilincinin yaygınlaşması girişiminde kitle iletişimi araçlarından, eğitim kurumlarından, Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu ve Halkevlerinin çalışmalarından; özellikle ekin alanındaki devrim atılımlarından yararlanılmıştır. Bu çabalarda ulusal kimlik bilincinin pekiştirilmesine, ulusl güven ve gururun çoğalmasına yönelik bir ulusçuluk benimsenmiştir. Çağdaşlaşmanın yükü, sorumluluğu dış yardıma, dışa değil, ulusun kararlılığına, çalışkanlığına, ulusun kendisine bağlanmıştır. Gerçekte sorunların çözümünü ulusa vermek, ulusta aramak, o doğrultuda toplumu çalışmaya yöneltmek temel bir Atatürkçü görüşüdür. Örneğin, yurdun bağımsızlığa kavuşmasının ancak, ulusal istenç ve ulusun kararlılığı ve özverisiyle gerçekleşeceği düşüncesi ulusal savaşım döneminin egemen bir görüşüdür.

     

    Öte yandan, ulusu, ulusal kaynakları devinişe geçirmede hükümetin önemi ve işlevleri vardır. Hükümet, çağdaşlaşma sürecinin itici gücü olarak görülmüştür ve etkili hükümete olumlu bir yaklaşım vardır. Etkisiz hükümet anlayışına yer verilmemiştir.

     

    Her siyasal sistem sürekliliğini sağlamak için ulusun, özellikle gençliğin, o siyasal yönetim biçiminin dayandığı, temel değerler ve inançları kabul etmesini ister. Ayrıca bu değerler ve inançlar bütününün ulusça, halkça nasıl benimsendiği de siyasal yaşamın işleyişini, işleyiş biçimini etkiler.

     

    Greenberg'e göre, siyasal toplumsallaştırma genelde, kişinin üyesi bulunduğu siyasal sistemle ilgili inanç ve değerlerle, kişinin o siyasal sistem içinde yurttaş olarak oynadığı rol ile ilintilidir.
    (Edward Greenberg, (ed.), Political Socialization [Siyasal Toplumsallaştırma] , New York: Atherton Press, 1970, s. 3)

     

    Ekinsel çağdaşlaşmada temel ilkeler ulusçuluk ve laikliktir. Atatürk Devrimi ile eğitim - öğretim birliği sağlanmış ve eğitim ulusal, laik bir temele oturtulmuştur. Ayrıca, eğitim bir toplumsallaşma aracı olarak yeni siyasal yönetim biçiminin benimsenmesinde ve yaygınlaşmasında önemli bir araç olarak kullanılmıştır. Özellikle eğitim kurumları, halkevleri, Türk Tarih Kurumu ve Türk Dil Kurumu'nun çalışmaları ulus oluşturulması doğrultusundaki atılımlara yönelik olmuştur.

     

    Atatürk Devrim Modeli'nde ulus oluşturmaya yönelik atılımlar öncelikle göze çarpmaktadır. Kuşkusuz, her devrimci önder gibi Atatürk de ulus oluşturulmasında eğitimin çok önemli bir işlevi olduğunun bilincindedir. Bu yalnızca kurumsal, yapısal bir konu değildir. Ayrıca bir içerik, bir davranış konusudur. Eğitim konusunda olduğu gibi, öbür devrim atılımları da yalnız kurumsal değişikliği değil, davranış, görüş, değerler değişikliklerini içermektedir.

     

    Atatürk ulusal, laik ve ilerici bir eğitim yönteminin ve bu eğitimden herkesin yararlanma olanağının gerçekleşmesiyle yeni Türk Devleti'nin kimliğine, cumhuriyete ve onun sürekli yenileşmesine bağlılığın artacağına inanmıştır. Atatürk'ün gerek eğitim ve gerekse ekin alanlarında yaptığı devrim atılımlarının, çağdaş bir ulus olarak yaşamımızı sağlayacak bilgi ve ekinin yaygınlaşması amacı yanında, halkçı yönü de önemlidir. Atatürk aydın, geniş halk kitlesini, köylüyü ve kentliyi birbirine yakınlaştırmada; toplumsal değişmenin ve ekonomik kalkınmanın gerçekleştirilmesinde ulusal ve çağdaş bir eğitimin tüm yurt düzeyine yayılmasının önemini çok iyi biliyordu. Onun için sürekli olarak eğitim konusu üzerinde durmuş, bu konuya özel bir ilgi göstermiştir. Köy enstitülerinin kuruluşu da böyle halkçı bir eğitim siyasasının ürünüdür. Köyde bir eğitim devrimi gerçekleştirilerek köyün ulusla bütünleşmesi öngörülmüştür. Bütün bu devrim atılımları ulus oluşturulması doğrultusunda önemli aşamalardır.

 

Kaynak :Porf. Dr. Suna Kili , Atatürk Devrimi - Bir Çağdaşlaşma Modeli, S.229-245.