Yazdır E-posta
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfMükemmel 

 

HALKÇILIK

 

Prof. Dr. Suna Kili - Atatürk Devrimi, Bir Çağdaşlaşma Modeli adlı eserinden...

 

Osmanlı döneminden bu yana Türkiye geri kalmışlıktan kurtulma çabası içindedir. Düzeltim girişimleri bu çabanın ürünüdür. Düzeltimlerin amacı "devleti kurtarmak" tır. Halk öğesi düzeltim çabalarında yer almamıştır. Kurtuluş Savaşı ile birlikte halk ve halkçılık eylemsel olarak gündeme getirilmiştir.

 

Atatürk, Fransız ve Amerikan devrimlerinin özgürlük, eşitlik ve güvence kavramlarından esinlenmiş, ama onlara halkçı bir boyut vermiştir. Atatürkçülük, seçkinci bir ideoloji değildir. Halkçılık ve Ulusçuluk Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet yıllarının en önde gelen kavramları arasındadır. Cumhuriyet, yönetim biçiminin uluslaşması ve halklaşmasıdır. Ülkede "birlik"in sağlanmasında halkçılık ve ulusçuluk önemli bir işlev görmüştür. Birçok devrim atılımları Halkçılık, Ulusçuluk ve Laiklik ilkelerinin yönlendirmeleriyle gerçekleşmiştir. Örneğin Türk Dil Devrimi, her üç ilkenin etkilerini taşımaktadır. Arapça ve Farsça'nın Türk Dili üstündeki derin izleri ve etkisi, dinsel devlet ve toplum yapısı içinde, İslam ekininin Türk ekinini baskısı altında bulundurabilmesinden kaynaklanmıştır. Laikliğin gerçekleşmesi Türk dil devrimi için gerekli ortamı hazırlamıştır. Öte yandan Atatürk'ün deyimiyle "Türk Dili'nin yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarılması" ve bu dilin kendini türetmesi gereğini vurgulaması bu devrimin ulusçu yönünü ortaya koymuştur. Osmanlıca bir halk dili değil, seçkinlerin dilidir. Türk dilinin yabancı sözcüklerden arındırılarak yalınlaştırılmasının halkla aydın kesimin birbirini anlar duruma gelmesinde, yönetenlerle, yönetilenler arasındaki yabancılığın, uzaklığın giderilmesinde katkısı olmuş ve bu yönüyle Türk dil devrimi halkçılık doğrultusunda da bir işlev görmüştür.

 

Ward'ın belirttiği gibi savaşta askerlerin davranışları, güçlükler ve sıkıntılar karşısında dayanıklıkları, katlantıları Mustafa Kemal'in demokratik yapısını Fransız "liberalizm"i ile ilgili kitaplarda yıllarca okumaktan çok daha fazla etkilemiştir. Yüzyıllar boyunca ödedikleri vergilerle, katıldıkları savaşlarla saltanat yönetiminin tüm sorumluluğunu taşıyan bu Anadolu çocuklarına Mustafa Kemal candan, derin duygularla bağlanmıştır. 19 Eylül 1921'de Meclis'te Sakarya Meydan Savaşı'nı anlatırken, "Kahraman Türk askeri Anadolu savaşlarının anlamını kavramış, yeni bir ülke ile savaş etmiştir. Böyle çocuklara ve böyle çocuklardan oluşan ordulara sahip bir ulus hakkını ve bağımsızlığını tam anlamıyla korumada başarılı olacaktır." (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, I. a.g.y., s.183.)

 

Türk Ulusu içinde o güne değin en hor görülmüş, en yoksul ve sıkıntılı bir yaşamı yüzyıllar boyu sürdürmüş olan Türk Köylüsünün durumunu da Mustafa Kemal, 1 Mart 1922'de, şu sözlerle Meclis'in önüne sermiştir:

 

    Türkiye'nin sahibi ve efendisi kimdir? Bunun yanıtını hemen birlikte verelim: Türkiye'nin gerçek sahibi ve efendisi, gerçek üretici olan köylüdür. O halde, herkesten daha çok güvenç mutluluk ve varlığa hak kazanan ve yaraşık olan köylüdür. Bundan ötürü, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti'nin ekonomik siyasası bu asıl amacı elde etmeye yöneliktir.

    ...........

    Efendiler! Diyebilirim ki bugünkü karayıkım ve yoksulluğun biricik nedeni bu gerçeğin aymaz (gafil) ı bulunmuş olmamızdır. Gerçekten, yedi yüzyıldan beri dünyanın çeşitli ülkelerine göndererek, kanlarını akıttığımız, kemiklerini topraklarında bıraktığımız ve yedi yüzyıldan beri elerinden alıp savurduğumuz ve buna karşılık her zaman aşağılama ve alçaltma ile karşılık verdiğimiz ve bunca özveri ve bağışlarına karşı iyilik bilmezlik, küstahlık, zorbalıkla uşak durumuna indirmek istediğimiz bu soylu sahibin önünde büyük bir utanç ve saygıyla gerçek durumumuzu alalım." (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, I. a.g.y., s. 225.)

     

1 Aralık 1921'de TBMM'de yaptığı bir konuşmada Atatürk halkçılık konusundaki görüşlerini de şöyle belirtmiştir:

 

    Toplumsal uğraş yönünden düşündüğümüz zaman, biz yaşamını, bağımsızlığını kurtarmak için çalışan kimseleriz, zavallı bir halkız! Kendimizi bilelim. Kurtulmak, yaşamak için çalışan ve çalışmaya zorunlu olan bir halkız! Bundan ötürü her birimizin hakkı vardır. Yetkisi vardır. Fakat çalışmakta bir hakkı elde ederiz. Yoksa arka üstü yatmak ve yaşamını çalışmaktan uzak geçirmek isteyen kişilerin bizim toplumumuz içerisinde yeri yoktur. O halde söyleyiniz baylar! Halkçılık toplumsal düzenini emeğine, hukukuna dayatmak isteyen bir toplumsal uğraştır. (Atatürk'ün Söyle ve Demeçleri, I. a.g.y., s. 196.)

Atatürk cumhuriyet yönetimini, devletin yasallığını yalnız güce dayatmamış, güç varsayımından çıkış yapmıştır. Devletin güçlülüğünü uygulamalarına, yaptığı işlere bağlamıştır. Çağdaşlaşmanın gerçekleştiği oranda yasallığın daha sağlam ve bilinçli temellere dayandığı bir gerçektir. Devlet yalnız gücü, otoriteyi değil, her alanda adaleti de yansıtmalı, uygulamalıdır. Bu görüş çağdaş demokratik düşüncenin yasallık anlayışını içermektedir. Atatürk de yasallığı yalnız devletin otoritesinde, gücünde değil, halka açık, halka duyarlı, halka dayalı, halktan yana bir yöntemde, halkla elbirliği etmekte görmüştür. Halkçılık ilkesinin siyasal yönü siyasal yönetim biçiminin halklaşması olarak tanımlanabilir. Öte yandan Atatürkçü görüş çağdaşlaşma çabasında, evrim süreci içinde oluşma yerine hükümetlerin ve siyasal kuruluşların çağdaşlaşma eyleminde dinamik, itici bir rol oynamaları, bu çabayı hızlandırmaları yöntemini benimsemektedir.

 

Atatürk "ayrıcalıksız, sınıfsız bir ulusuz" derken halkçılık anlayışını yansıtmıştır. Atatürkçülük, herhangi bir sınıfın egemenliğini reddeden, ılımlı toplumculuğu öngören, her türlü sömürüye karşı bir dünya görüşüdür. Atatürkçü düşünce bölücü değil, birleştirici, bütünleştiricidir. Halkçılık ilkesi hiçbir sınıfın üstünlüğünü benimsemez. "Proleter diktatoryası" görüşünü reddeder. Bütün halkın kayıtsız, koşulsuz egemen olduğu bir düzeni benimser.

 

Bu görüşü Atatürk 1 Kasım 1937'de Meclis'te yaptığı bir konuşmayla şöyle vurgular: "Elinizdeki izlencenin içeriği yalnız bir kısım yurttaşla ilgilenmeyi engeller. Biz bütün Türk Ulusu'nun emrindeyiz." (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, I. a.g.y., s.405.)

 

Eşitliğin gerçekleşmesi, kişinin uyruk durumundan yurttaş durumuna geçişinin sağlanması, yurttaşın ve toplumun ülke sorunlarına katılan bir düzeye gelmesine de bağlıdır. Egemenliğin kayıtsız koşulsuz ulusun olduğu ilkesi, yeni yönetim biçiminin yasallık kaynağını oluşturmuştur. 1924 yılında seçim yasası değiştirilerek seçmen yaşı 18'e indirilmiştir. 1930'da kadınlar belediye seçimlerine, 1934'te de genel seçimlere katılma hakkını kazanmışlardır. Bu devrim atılımları çağdaşlaşmanın önemli bir aşaması olan "katılma" ve halkçılık doğrultusunda önemli adımlardır.

 

Katılmayı, kalkınmanın gerçekleşmesinde temel bir öğe olarak gören Hintli siyasal bilimci Bosey'e göre, kalkınma siyasası hem gelişmiş, hem de gelişmekte olan ülkelerin temel bir sorunudur. Bu ülkelerin ortak deneyimi göstermektedir ki hem siyasanın oluşturulması, hem de uygulanmasında halkın katılması ve katkısı bu kalkınma izlencelerinin başarısı için gereklidir [ Nirma Bose, "The Politics of Development and System Change"(Kalkınma Siyasası ve Sistem Değişmesi) Participation, II, No. 3, 1978, s. 45. ]. Halkçılık ilkesinin içeriğinde ve amacında yatan katılma sorunu tümüyle Atatürk döneminde çözümlenememiştir. Ancak, katılma konusunda çok önemli atılımların bu dönemde gerçekleştiğini de unutmamak gerekir. Siyasal sistemin ulusal egemenliğe dayatılması, eğitim fırsat ve olanaklarının yaygınlaştırılması, kadın ve erkeğin eşit oy hakkına kavuşması gibi önemli atılımları gerçekleştirirken Atatürk Devrimi böylece katılmayı anlamlı bşr düzeye ve uygulamaya getirebilmiş; katılmayı güçlendiren, pekiştiren çoğulcu düzenin, çok partili yaşama geçmiş ortamının kaynaklarını hazırlamıştır. Unutulmamalıdır ki tekçi bir düzen, tek parti yönetimi, kapalı yönetim biçimi Atatürkçülüğün ideolojide ve eylemde özlemi olmamıştır. Bütün bu gelişmelere karşın, halkçılığın toplumsal içeriğine de yeterince inilememiştir. Kuşkusuz Türk toplumunda dikey devingenlik yönünde hızlanma olmuştur. Eğitim olanaklarının yaygınlaşması bu devingenliğin sağlanmasında en önemli bir işlevi görmüştür, görmektedir. Bunun hükmetin gücüne ve toplumsal devinimi gerçekleştirme hızlandırma alabilirliğine bağlı olduğu da bir gerçektir.

 

Ancak "Halkçılık Programı"ndan beri belirtilen köklü toplumsal değişiklikler tümüyle yerine getirilememiştir.

 

Ekonomik yapıda yeterince yenilik ve değişiklik yapılamadığından uygulamada halkçılığın toplumsal eşitlik'le ilgili yönü yetersiz kalmıştır.

 

1930 yıllarında devrimin tek partisi CHP'ye bir "çeki düzen" verilerek, bazı örgütsel değişiliklere gidilmiş, halkın isteklerine daha duyarlı olması, parti örgütünün ve hükümet siyasasının eleştirilere daha açık duruma getirilmeleri yönünde çaba gösterilmiştir. Ekini halklaştırma doğrultusundaki atılımlar bu eşitliği sağlama uğraşları arasında sayılabilir. Atatürk "özgür olacağız" diyordu. Güneş dil tez, Türk tarih tezi bu özgür olma çabaları arasındadır. Fakat açıklanan dil tezi bilimsel değer taşımadığı gerekçesiyle eleştirilere uğramış ve üzerinde durulmayan bir konu olmuştur. Ancak bunlar o dönem içinde uluslaşma çabasını hızlandırıcı, ulus olarak kendine, tarihine güven duygusunu arttırıcı yararlı işlev görmüşlerdir. Özellikle, ulusçuluk ve halkçılık ilkeleri ve bu doğrultudaki devrim atılımları "birlik" i sağlayıcı bir işlev üstlenmiştir.

 

Atatürkçülük'te "halk" kavramı herhangi bir sınıfa ait değildir. Bu kavram, bütün Türk yurttaşları için kullanılmıştır. Kurtuluş Savaşı anamalcılığa, elkoyuculuğa karşıdır. Bu savaş bütün halkın, bütün sınıfların işbirliği ile kazanılmıştır. Halkçılık, sınıf üstünlüğüne ve sınıf ayrımına karşı olduğu, hiçbir kişi, aile, sınıf veya topluluğun bir başkasına üstün olmadığı biçiminde yorumlanmıştır. Toplumsal sınıflardan değil, çeşitli meslek topluluklarının varlığından ve bu topluluklar arasındaki birlikten söz edilmiştir. Devrim atılımları sınıfsız, ayrıcalıksız bir toplum anlayışına dayatılmıştır. "Ulusal dayanışma" ve "ulusal birlik" konuları üstünde özellikle durulmuştur. Ancak "ulusal dayanışma" durağanlığı korumak için benimsenmiş bir görüş değildir. Yurdun gönençliği ve kalkınması için "ulusal birlik" in gerekliliği savunulmuştur. Önemli olan yalnızca birlik değil, birliğin tüm çağdaşlaşmayı amaç edinen bir düzeyde sağlanmasıdır ve Atatürkçülüğün de temel önerisi budur.

 

Kökleşik Liberalizm'e ve Marksizm'e bir tepki olarak 19. yüzyıl Avrupa'sında gelişen dayanışmacılık halkçılık ilkesine önemli ölçüde etki yapmıştır. Ancak dayanışmacılık, yeterince geliştirilmemiş bir toplumsal kuram olduğundan, toplumsal - ekonomik değişmeye gerektiği ölçüde yol gösterecek bir işlev görememiştir. Atatürk ve yönetici kadrosu dayanışmacılığı benimseyerek topluluklar arasında dayanışma olduğu görüşünü savunmuşlardır. Selek, o dönemde Türk toplumunda sınıf farklılaşmasının ve sınıf bilincinin yeteri kadar belirmemiş olması sonucu yanlış bir inanışın etkisiyle sınıfların varlığının yadsınmış olmasını eleştirerek, sınıf çıkarlarının bütünüyle uzlaşabileceği görüşünün gerçekçi olmadığına değinerek, sınıf çıkarlarının doğurduğu gerginliklerin azaltılması veya sınıflar arasında bir denge kurulması doğrultusunda çalışmalar yapılması daha doğru, daha geçerli bir atılım olurdu, demektedir (Sabahattin Selek, Anadolu İhtilâli, a.g.y., s. 713.).

 

Ancak, unutulmaması gereken bir başka önemli nokta da Cumhuriyet'in başlangıç yılları Türkiyesi'nde çağdaş bir toplumun sınıfsal yapısının olmadığıdır. Ayrıca sınıf bilincine varmış işçi kesiminin varlığı bir yana, o dönemde Türkiye'de işyerlerinde çalışan işçilerin genel toplamı 50-60 bin dolayındadır. 1924'lerde işçilerin bir siyasal parti oluşturmaları için çaba gösterenler bunun için "Risaleler" yayınlayanlar bile ülkede tren, vapur, tramvay gibi ulaşım araçlarında 20 bin; Zonguldak, Balya ve benzer maden ocaklarında 20 bin; Adana, Bursa, İzmir, istanbul gibi kentlerdeki fabrikalarda ise 20 bin kadar işçinin çalıştığını; tümüyle ülkede olsa olsa 80 - 100 bin kadar işçinin bulunabileceğini varsaymışlardır [Ahmet Cevat Emre, "Amele ve Köylü Kitleleri Nasıl Fırka Teşkil Eder?" (Türkçeleştiren: Zafer Toprak), Toplum ve Bilim (Bahar-yaz 1980), s. 116.].

 

Atatürkçü halkçılık yönetimin, ekonominin, siyasanın, devlet ve toplum düzenlemelerinin toplumdaki güçlülere, varlıklılara; geleneksel birikimler, kalıntılar sonucu ağırlık kazanan kişilere, kesimlere; ailelere değil, güçsüzlere, emeği ile geçinenlere, halka dönük olmasıdır. Sınıf egemenliğini reddeden halkçılık, cumhuriyetçilik ilkesinin içeriği demokratik, özgürlükçü, çoğulcu yönetimin yasalardaki bir hak olmaktan çıkarılıp halklaştırılmasını, işlerliğe kavuşturulmasını; yönetimde, siyasada, kalkınmada, gelirlerin dağılımında, devlet ve ulus olanaklarının kullanılmasında halk yararının gözetilmesini amaçlar. Bu amaç doğrultusunda devleti, önlemler almak, yasalar çıkarmak, düzenlemelere gitmek, engelleri ortadan kaldırmakla görevli kılar.

 

Kaynak : Porf. Dr. Suna Kili , Atatürk Devrimi - Bir Çağdaşlaşmam Modeli - S.245-253.