Yazdır E-posta
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfMükemmel 

 

DEVLETÇİLİK

 

Prof. Dr. Suna Kili - Atatürk Devrimi, Bir Çağdaşlaşma Modeli adlı eserinden...

 

Devletin ekonomik yaşamda etkinliği Cumhuriyet'in başından beri var olan bir gerçekti, fakat devletçilik resmi bir siyasa olarak 1931'de benimsenmiştir. Özel girişime 1923-1930 yıllarında atılım yapılması için olanaklar tanınmıştır. Ancak özel girişim ekonomik kalkınmada güçlü ve yeterli bir etken olabilecek durumda değildi. Özel anamal kıtlığı, teknik bilgi noksanlığı ve deneyimli Türk işadamlarının bulunmaması gibi nedenlerle özel girişim, o yıllarda, ekonomik kalkınmada bir güç oluşturamamıştır. Oysa devletçiliğin resmi tanımlamasına göre ekonomik çalışmaların genel gereksinimini devlet düzenleyecek, özel girişimin ilgilenmediği ya da başarılı olmadığı alanlarda, ya da kamu yararıyla ilgili alanlarda doğrudan doğruya ekonomik girişimde bulunulacaktır.

 

"Bırakınız yapsınlar - bırakınız geçşinler" ekonomi siyasasının 1929 - 1930 dünya ekonomik bunalımı ile doruk noktasına çıkmış, bu durumun devletçilik ilkesinin güçlenmesinde rolü olmuştur. Devletçi bir siyasa güdülerek ekonomik bağımsızlığın daha çabuk, daha kolay sağlanacağı belirginleşmiştir. Denetim, bürokrasinin elinde olmak üzere bir ekonomik kalkınma atılımına girişilmiştir. Bu karışmacı, güdümlü bir ekonomi anlayışıdır. Ancak, şimdilerde, gözlemleneceği gibi tüm ekonomiler az ya da çok karışmacıdır. Devletçilik ilkesinin uygulanmasında devlet ekonomik alanda başlıca sorumluluğu üstlenmiştir.

 

Yeni Türkiye'de usçuluk tüm alanlarda egemen yaklaşım yolu olmuş, "akıncı, asker devlet, iktisadi devlet olmalıdır" görüşü güç kazanmıştır. Planlı ekonomi, ülkenin kendi kaynaklarını işletmeye geçirmede, ulusal ekonomiyi kurmada başlıca etken olacağı nedeniyle benimsenmiştir. 1 Kasım 1937'de yaptığı bir konuşmada, Atatürk sanayileşme ve planlı ekonomiyle ilgili görüşlerini Meclis'e şöyle açıklamıştır:

 

    Sanayileşmek, en büyük ulusal sorunlarımız arasında yer almaktadır. Çalışması ve yaşaması için ekonomik elemanları ülkemizde var olan büyük, küçük her çeşit sanayii kuracağız ve işleteceğiz. En başta yurt savunması olmak üzere, ürünlerimizi değerlendirmek ve en kısa yoldan, en ileri ve gönençli Türkiye ülküsüne ulaşabilmek için bu, bir zorunluluktur.

    Bu kanıyla, beş yıllık ilk sanayi planının geri kalan ve bütün hazırlıkları bitirilmiş olan birkaç fabrikasını da, hızla başarmak ve yeni plan için hazırlamak gereklidir.

    ........

    Ekonomik kalkınma; Türkiye'nin özgür, bağımsız, her zaman daha güçlü, her zaman daha gönençli Türkiye ülküsünün, belkemiğidir. (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, I. a.g.y., s. 396 - 398).

     

Atatürk ekonomik kalkınmanın hızlanması için planlı çalışmayı benimsemiş; böylece daha hızlı, daha gönençli bir Türkiye yaratılarak herkesin daha yüksek bir yaşam düzeyine kavuşması ve ulusal gelirden adaletli ölçülerde emeğinin karşılığını alması konularıyla ilgilenmiştir. Ancak, Atatürk Devrim modelinde toplumsal - ekonomik yapının bir "yumruk" la değiştirilmesi yöntemi de uygulanmamıştır. Fakat toplumsal - ekonomik yaşamın, simgesel yönleri hızlı, köktenci bir değişim geçirmiştir: Uluslararası takvim, saat, rakamlar ve onlu sistemin kabulü; geleneksel ad ve sanların kaldırılıp soyadı yasasının benimsenmesi gibi. Öte yandan hukuk alanındaki devrim atılımları, özellikleri medeni hukuk, ceza, ticaret alanındaki yeni yasalar, kadınların oy hakkına kavuşması, eğitim sisteminin laik, çağdaş ülkeler doğrultusunda düzenlenmesi, kırsal bölgelerin kalkınması için bu bölgelerde eğitime verilen önem sonucu Köy Enstitülerinin kurulması gibi atılımlar ekonomik altyapıda değişiklikler sağlayacak yeni kuşakların yetişmesine olanak vermiştir.

 

Köklü ekonomik değişmeleri sağlama konusunda ise, daha aşamalı bir yöntem kullanılmıştır. Devletçilik ilkesi böyle aşamalı bir değişimin ilkesi olmuştur. İlk beş yıllık izlence de bu doğrultuda bir uygulamadır. Çok geniş kapsamlı, olağanüstü çabuk ve köklü toplumsal ekonomik değişmeler erktekelci (totaliter) bir yönteme özgü olan yıldırı ve yeğinliği gerektirir. Atatürk ve kadrosu böyle bir yöntemi yeğlememişler, kalkınmanın "bedeli" üzerinde de durmuşlardır. Kuşkusuz, Türk siyasal ekininin bir özelliği olan ılımlılık burada da etken bir öğe olmuştur.

 

Aşamalı, barışçı bir ekonomik kalkınma yöntemi izlenmiş, ağalık düzeni de yıkılmamıştır. Böyle aşamalı bir yöntem çerçevesi içinde bile köye yönelik daha olumlu sonuçlar alınabilirdi. Örneğin, köy kalkınmasında önemli bir işlevi olan, köyün ve kentin her yönde "diyalog" unu arttıracak, köyün kente ulaşmasına yardımcı olarak etkin bir yol izlencesi oluşturulamamıştır. Ancak Atatürk Devrimi'nin başlattığı atılımlarla köy daha sonraki yıllardaki gelişmelerin de sonucu olarak, ulusal yaşamdan uzak değildir. Köy artık ulusal yaşamın bir parçası durumuna gelmiştir. Çağdaş olmanın, önemli bir koşulu tüm halkın ulusal yaşama katılmasının sağlanmasıdır. Türkiye'de bu, büyük ölçüde gerçekleşmiştir. Toplumsal - ekonomik yarar, kamu yararı, istek ve sorunların ortaya çıkması ve bunların açıkça söylenir olması Türkiye için yeni ve önemli gelişmelerdir. Bugünkü Türkiye'de örgütleşme doğrultusundaki ileri adımlar, örgütlerin kurumlaşması ve bunların çıkar ve yararları toparlaması işlevini de üstlenmeleri Türkiye için önemli atılımlardır. Ancak, hâlâ kırsal bölgelerde örgtleşme durumu güçsüzdür.

 

Devletçilik, salt anamalcı ve salt Marksist model dışında bir ekonomik kalkınma yöntemi aramanın ve bunun gereğine inanmanın ürünüdür. 1929 yılından başlayarak bir yandan anamalcı dünyanın en derin bunalımlarından birini yaşaması, öte yandan Sovyet modelinin ulusallığı yadsıması, halkçılık ilkesine ters düşmesi, aşırı yeğinlik yöntemine başvurması Türkiye'yi, bu dönemde devletçilik ilkesi yoluyla kendi ulusal ekonomik kalkınma modelini oluşturma çabasına itmiştir. Bu kalkınma modelinin oluşumuna Kadro dergisinin düşünürleri katkıda bulunmak, Atatürkçülük (Kemalizm) ideolojisini daha sistemleştirerek bir altyapı devrimini de bütün boyutlarıyla sağlayabilecek bir içeriğe kavuşturmak için çalışmalar yapmış, yazılar yazmış, çaba göstermişlerdir. Kadrocular Türkiye'nin bağımsız toplum ekonomisini yaratarak sömürgecilikten kurtuluş savaşımı veren tüm uluslar için; Sovyet ve anamalcı modeller dışında, bir somut kalkınma örneği oluşturmasını amaçlamışlardır. Ancak bu doğrultudaki önerileri bazı çevrelerce aşırı toplumculuk olarak değerlendirilmiş ve suçlanmıştır. Tüm bu olumsuz tepkilere karşın devletçilik ilkesi, bu düşün akımının da etkisi ve katkısıyla ilk planlı ekonomik döneme girişi sağlamıştır. Çağdaş Türk sanayiinin kurulması bu dönemde başlamıştır. Sovyet Rusya ile kurulan ekonomik işbirliğinin de bu aşamada desteği olmuştur. Ancak Atatürk salt anamalcı ya da salt Marksist sistemle kalkınma yolunu benimsememiştir. Atatürkçülük kuram olarak uygulamada "toplumsal devlet" kavramını içeren ulusal bir ekonomik kalkınma modeli oluşturmaya ve bunu devletçi bir siyasa ile uygulamaya çalışmıştır.

 

Ulusal Kurtuluş Savaşı'ndan utku ile çıkanlar, Anadolu ulusal eylemini başarıya kavuşturanlar, gerçek bir bağımsızlığın sağlanabilmesi ve bu bağımsızlığın sürekli olabilmesi için ekonomik bağımsızlığı temel ilke olarak görmüştür. Ekonomik bağımsızlık bir ülkenin, bir ulusun kendi kendine yeter duruma gelmesi; yaşaması, gelişmesi için başkalarına el açmaktan kurtulmasıdır. Uzun bir kapitülasyon döneminden, bu dönemin ülkeyi her şeyi ile sömüren, tüm varlığını, yeraltı, yerüstü kaynaklarını dışa akıtan uygulamasından sonra yeni Türkiye için ulusal bir ekonomiye yönelmek kaçınılmaz, zorunlu, onurlu yaşamanın önkoşulu sayılmıştır. Daha Cumhuriyet ilan edilmeden 17 Şubat 1923'te İzmir'de toplanan "Türkiye İktisat Kongresi" bu anlayışın sonucu olarak yapılması gerekenleri her kesimden, her uğraş alanından temsilcilerin görüşleri alınarak saptamıştır. Bu kongreye Mustafa Kemal de katılmış ve burada uzun bir konuşma yaparak Türk Ulusu'nun niçin, nasıl ve hangi nedenlerle yoksullaştığını, Anadolu toprakları üzerinde onurlu biçimde yaşayabilmesi için nelerin yapılması gerektiğini anlatmış, ekonomik konulara değinerek "yeni Türkiyemizi kendine yaraşan yüksek düzeye ulaştırabilmek için kesinlikle ekonomimize birinci derecede ve en çok önem vermek zorundayız. Zamanımız bir ekonomi çağından başka bir şey değildir" demiştir.

 

Ulusal kurtuluş eylemi anamalcı, sömürgeci devletlere karşı verilmiş, utku ile sonuçlanmış bir savaştır. Bu savaş boyunca gerek Mustafa Kemal'in söylev ve demeçlerinde, gerekse onunla birlikte çalışan arkadaşlarının konuşmalarında anamalcılığı, sömürgeciliği yeren, iten sözler vardır. "Sömürgecilik ve yayılmacılık yeryüzünde yok olacak ve yerlerine uluslar arasında hiçbir renk, din, soy farkı gözetmeyen yeni bir uyum ve işbirliği çağı egemen olacaktır"; "tam bağımsızlık denildiği zaman doğal olarak siyasal, yargısal, parasal, askersel, ekinsel ve ekonomik ve benzer konularda, her konuda tam bağımsızlık, tam özgürlük demektir" sözlerini Mustafa Kemal söylemiştir. Fakat, Cumhuriyet'in başlangıç yıllarında biraz da devletin gelirinin yetmezliği nedeniyle anamalcılığa daha ılımlı bir tutum içine girilmiş, özel girişimi destekleyici bir siyasa izlenmiştir. 1929'daki dünya ekonomik bunalımının Türkiye'yi etkilemesi ve bu etkileme içinde halkın yakınmalarının çoğalması sonucu 1932'de devletin ekonomik alana, kalkınma çabasına kesin olarak katılması zorunluluğu duyulmuş ve hazırlanan beş yıllık plan 1933'te uygulamaya konulmuştur. Bu dönemde güdümlü bir ekonomi, devlet girişimciliği kalkınma için öngörülen, uygulanan yöntem olmuştur. Gerçekten de Türkiye'nin ilk büyük sanayi yatırımları bu ilk beş yıllık plan döneminde yapılmış, bunlardan verimli sonuçlar alınmıştır. Atatürk Devrimi'nin halkçı, toplumcu, devrimci içeriği devletçi bir ekonominin geliştirilmesine uygun düşmektedir. Buna karşın Mustafa Kemal, onun yakın çalışma arkadaşları Cumhuriyet dönemi boyunca özel girişimi itmemiş, özel girişimcileri devletin, ulusal ekonominin olanaklarından yoksun bırakmamıştır. Böylece Türkiye'de yeni bir ticaret kesim, anamalcı kesim, işadamları kesimi devletin her yönden sağladığı olanaklarla gelişmeye başlamış, giderek zenginleşerek çok partili siyasal yaşamda etkinliğini arttırmıştır.

 

Kooperatifler, banka kredileri, tarım araç ve gereçleriyle desteklenen tarım; Sümerbank, Etibank gibi devlet sanayi ve maden kuruluşları, kâğıt, çimento, şeker, demir - çelik fabrikaları, cam sanayii, demiryollarının yabancılardan satın alınarak geliştirilmesi, deniz taşımacılığının ulusallaştırılması, Cumhuriyet'in başlangıç yıllarında ve Atatürk'ün sağlığında gerçekleştirilmiş ileri ekonomik atılımlardır. Bu dönemin ekonomiye bir başka katkısı Cumhuriyet'in ilk yıllarında yokluğu çekilen yetişmiş, eğitim görmüş, yüksek düzeyde teknik elemanların açılan okullarda eğitilip, ekonomik yaşama geçirilmesidir. Bu hem devlet işlerinin, hem de özel girişimin elindeki işletmelerin verimli biçimde çalıştırılmasına olanak sağlamıştır. Cumhuriyet dönemi başlangıç yıllarında önemli bir kadro sorunu ile karşılaştığı için bir yandan ekonomik gelişmeyi başlatmak zorunluluğunu duyarken, bir yandan da gerekli kadroyu yetiştirmek durumunda kalmış ve bunu da büyük ölçüde başarmıştır.

 

Devletçilik, Atatürkçülüğün devlet, ülke, ulus olanaklarının kullanımında, işletilmesinde, kalkınmada, gelişmede, çağdaşlaşmada devletin ekonomik işlevine yön veren ilkesidir. Tüm toplumların ve özellikle Türk toplumunun geleneğinde, anlayışında, ekininde beklentiler devlete yöneliktir. Bunun böyle olması da doğaldır. Devletin ortaya çıkışının devlet olmanın, devlet olarak yaşamanın nedeni ve gereği de budur. Kişilerin, bir ulusun bireylerinin içinde yaşadıkları ülkeye, topluma karşı görevleri vardır; ama kişileri, bireyleri yönlendirmek, ulusun olanaklarını, ülkenin varlıklarını ulus yararına, halk yararına kullanmak, geliştirmek, kalkınmayı gerçekleştirmek, ulusu tüm bireyleriyle mutlu kılmak, ülkeyi bayındırlaştırmak, gönendirmek devletin birinci görevidir. Ülke içinde olduğu gibi ülke dışında da başka devletlere karşı ulusu bağımsız, güçlü, çağdaş kılmak; ezilmekten, sömürülmekten, bağımlılıktan kurtarmak devletin birinci yükümlülüğüdür.

 

Cumhuriyetçilik ilkesi toplumu demokratik, özgürlükçü, çoğulcu bir düzende katılan toplum haline dönüştürmek istemektedir; halkçılık ilkesi tüm işleyişte halkın gerçekten etkin olmasını önermektedir; fakat bu nasıl olacaktır? Halk aslında yoksuldur, emeğiyle geçinebilmektedir; güçlüklere karşı, yönetenlere karşı nasıl olacak da gerçekten yasaların verdiği hakkını geçerli biçmde kullanabilecek, etkinlik kazanacaktır? Kalkınmanın veriminden, ulusal gelirden, yaratılan değerlerden; devlet olanaklarının kişiler ve bölgelerarası dağılımından nasıl yararlanacaktır? Bu sorular ve amaç edinilen çağdaşlaşma devletçilik ilkesini yaratmıştır. O halde ekonomi Batı'daki anamalcı düzenin özel girişimcilik, bu yolla kalkınma örneğindeki düzenlemeye bırakılamaz. Üstelik Türk toplumu her yönüyle geri kalmış bir yapıdadır. İmparatorluk giderek zayıflayan, dışa bağımlı hale gelen, borçları, kapitülâsyonları, ülke içindeki demiryolu, limanı, ulaşımı, haberleşme örgütü, madeni, enerji kaynakları, vergileri, her şeyiyle sömürgeci, yayılmacı, devletlerin, onların sanayicilerinin, bankerlerinin, ticaret adamlarının eline geçen ekonomisiyle güçsüzleşmiş, ve sonunda tamamen çökmüştür. Bu çöküntünün üzerinde bir ulusal kurtuluş, bağımsızlık savaşı verilmiş, savaştan yengi ile çıkılmış ve yeni Türkiye Devleti yanmış, yıkılmış, çalışabilecek insanı kalmamış bir ülke, yoksul bir ulusla, imparatorluktan kalan büyük borcu da ödemek yükümlülüğüyle yola koyulmuştur. Hem ülke yeniden derlenip toparlanacak, ulus yoksulluktan kurtarılacak, borçlar ödenecek, yabancıların elindeki işletmeler satın alınarak ulusallaştırılacak, hem de amaç edinilen çağdaş uygarlık düzeyine çıkılacaktır. Üstelik ülkede özel girişimci, anamalcı bir kesim de yoktur. Devletçilik bu ortamda ve 1929'daki dünya ekonomik bunalımından sonra eylemli ve zorunlu olarak başlamış, uygulamaya konuşmuştur.

 

Devletiçilik, devletin ekonomide, sanayide, işletmecilikte ulus ve toplum yararına görev üstlenmesi, ulusal ekonominin ana kaynaklarını, bağımsızlığın gerektirdiği ana kesimleri yaratacak, kuracak, bunları işletecek, yarattığı değerleri gene ulus ve halk yararına işlerde değerlendirilerek kullanılarak Atatürkçülüğün tüm ilkelerine işlerlik kazandıracaktır.

 

Devletçilik ilkesi özel girişimciliği reddetmez. Tüm üretim araçlarının devletin elinde toplanmasını öngermez. İyelik hakkına saygılıdır, fakat iyelik hakkının toplumun, ulusun yararlarına aykırı biçimde kullanılmasına da izin vermez. Devletçilik, ekonomide devleti he düzenleyici, tasarlayıcı, güdümleyici; hem de işletmeci, girişimci olarak görür.

 

Atatürk Devrimi'nin ekonomik sorunları çözemediği, ekonomik kalkınmayı gerçekleştiremediği savı oldukça sık rastlanan bir görüş, bir eleştiridir. Kuşkusuz bu eleştiride gerçeklik payı vardır. Ancak, Atatürk döneminde ekonomik kalkınma konusu değerlendirilirken bazı hususların göz önünde tutulması gerekir:

 

1- Batı ülkeleri ekonomik kalkınmalarını uzun bir süreç sonunda sağlayabilmişlerdir. 1923 - 1938 gibi kısa bir dönemde geniş kapsamlı ve derinine bir altyapı devrimi beklemek gerçekçi bir tutum olmasa gerektir.

2- Atatürk Devrim modelinde toplumsal - ekonomik yapıyı bir yumrukla değiştirme yöntemi kullanılmamış, kalkınmanın "bedeli" üzerinde durulmuştur.

3- Türkiye'nin Osmanlı Devleti'nin devraldığı ekonomik "miras" bir yarı sömürge ekonomisidir.

4- O dönemde özel sektör güçsüzdür.

5- Öte yandan dünya "konjonktür"ü o yıllarda olumsuz bir durumdadır.


Bütün bu sıraladığımız sınırlayıcı koşullara karşın, Atatürk Türkiyesi aşağıdaki tablodan da gözlemleneceği gibi, kendi çabasına dayanarak sağlıklı, olumlu bir sanayileşme siyasası gütmüş, güdebilmiştir.

 

 

 

TÜRKİYE ve DÜNYADA SANAYİ ÜRETİM İNDEKSLERİ
( 1929 = 100)
Yıl Türkiye Dünya
1929 100 100
1930 106 86
1931 112 76
1932 118 65
1933 131 75
1934 141 80
1935 141 92
1936 149 102
1937 165 110
1938 174 96
1939 196 119
Oya Köymen, A Comparative Study, of the Anglo - Turkish Relations: C. 1830 - 1870 and 1919 - 1939. (İngiliz - Türk İlişkileri Üzerinde Karşılaştırmalı Bir Çalışma: 1830 - 1870 ve 1919 - 1939). Universty of Strathclyde (Glasgow) Ekonomi Bölümüne sunulan basılmamış doktora tezi, 1967, s. 324.

 

O yıllarda sanayileşmede yalnız Sovyet Rusya 1933'ten sonra, Japonya da 1934'ten sonra Türkiye'den daha hızlı bir büyüme oranı sağlamıştır. 1929 - 1939 yılları arasında dünya sanayi üretimi artış hızının, Türkiye'den çok daha düşük olduğu gözlemlenebilir. Bu dönemde dünya sanayi üretimi artış oranı %19 olmasına karşın Türkiye'de bu alandaki artış oranı %96'dır.

 

Balkanlar'da ise Türk sanayiinin büyüme hızının toplam dünya üretimine yüzde olarak katkısı değerlendirildiğinde Türkiye'de çok hızlı bir kalkınma sürecinin başlamış olduğu görülmektedir.

 

Yıl Türkiye Yunanistan Bulgaristan Romanya
1929 0.14 0.11 0.08 0.4
1939 0.23 0.16 0.11 0.5

 

Aşağıdaki tablodan gözlemleneceği üzere, sanayileşme süreci başladıktan sonra Türkiye'de kişi başına düşen gelirde oldukça hızlı bir artış olmuştur.

 

Yıl Ulusal Gelir (Milyon TL) Nüfus (Milyon) Kişi Başına Ulusal Gelir (TL)
1927 1000 13.6 73
1929 1147 14.2 80
1935 1315 16.2 82
1938 1589 17.2 92 (yaklaşık 75 dolar)
1939 1625 17.5 95

 

Lozan Antlaşması'nın getirdiği sınırlamalar (gümrüklere egemen olamama) ve Osmanlı döneminden devralınan "miras" ın niteliği nedenleriyle 1923 - 1929 döneminde güdülen ekonomik siyasa bir zorunluluk olarak belirmektedir.

 

1929 - 1938 döneminin örnek alınabilecek en belli başlı özellikleri ise şöyle özetlenebilir:

 

İç anamal birikiminin son derece zayıf olduğu, genel olarak çok geri bir ekonomik yapıya sahip bir ülkede, üstelik büyük dünya bunalımı gibi dünya ekonomisinin de en olumsuz biçimde geliştiği bir ortamda, Türkiye, hiçbir anlamlı dış yardım ve iç borçlanmaya başvurmadan, sağlıklı bir sanayileşme siyasası güdebilmiştir. Sanayileşme siyasasının sağlıklı olarak nitelendirilebilmesinin başlıca nedeni, gerek ağır, gerekse tüketim maddeleri sanayileri yatırımlarına, üstelik o zamana göre, çağdaş teknoloji ile başlanabilmesidir. Ayrıca söz konusu sanayileşmede, gerek enerji kaynakları, gerekse diğer hammaddeler açısından öz kaynaklara dayanılması, bağımsız ekonomik gelişmeyi pekiştirici nitelikte olmuştur. Eğer söz konusu sanayileşme stratejisi daha sonraki yıllarda da sürdürülebilseydi durumun bugünkünden çok farklı olacağı rahatlıkla söylenebilir.

 

Kaynak : Porf. Dr. Suna Kili , Atatürk Devrimi - Bir Çağdaşlaşma Modeli, S. 253-265