Yazdır E-posta
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 3
ZayıfMükemmel 

 

LAİKLİK

 

Prof. Dr. Suna Kili - Atatürk Devrimi, Bir Çağdaşlaşma Modeli adlı eserinden...

 

Atatürkçülük'te laiklik ilkesi devlet ve dinin ayrılığı, devletin dinsel kurallara dayanmamasıyla tam açıklanamaz. Laiklik ilkesi aynı zamanda kişiye din konusunda özgürlük tanıması ve bu özgürlüğün korunmasıdır. Dinsel inancından ötürü kişinin ayrıcalıklı davranışlarla karşılaşmamasıdır. Yasalar önünde kişilerin dinsel farklılıklar güdülmeksizin eşit olmasıdır. Bu açıdan laiklik din konusunda kişinin özgürlüğünün öbür kişiler, toplum ve devlet tarafından tanınması, saygı gösterilmesi ve yaptırımlarla korunmasıdır.

 

Çağdaş olma, toplum ve devlet yaşamını us'a, bilime dayatma, ancak ve ancak laiklik ilkesinin eğitimde, siyasada, devlet ve toplum yönetiminde ve örgütlemelerinde eksiksiz uygulanmasıyla gerçekleşir. Atatürk'ün kurmuş olduğu Cumhuriyet yönetiminin başlıca nitelikleri laik ve ulusal oluşudur. Birçok devrim atılımı laik bir toplum yaratmak amacıyla yapılmış, öbürleri ise böyle bir ilkenin benimsenmesiyle yürürlüğe konma olanağı bulmuştur.

 

Yavuz Sultan Selim'in 1517'de halife ünvanını almasından başlayarak Osmanlı padişahlarına imparatorluğun sınırlarını içinde dünyasal konulardaki yetkilerinin yanı sıra din konusunda dünyadaki tüm müslümanların önderliğini yapma olanağı sağlanmıştır. "Teokratik" bir devlet olan Osmanlı İmparatorluğu'nda din devletle iç içe girmiş, her alanda egemen olacak ya da etki yapacak duruma gelmiştir.

 

Batı'da papazların etki alanlarını genişletme istek ve çabalarına, kralları destekleyen çevrelerin gittikçe artan bir hız ve yeğinlikle karşı koymalarına karşılık, Osmanlı İmparatorluğu'nda devlet ve din işlerindeki önderliğin saltanat odağında birleşmesi uzun süre böyle bir savaşıma olanak vermemiştir.

 

Osmanlı döneminde "örfi" alandaki işlemlerin din kurumlarına aykırı olup olmadıklarını saptama yetkisi ilmiye sınıfınındı. İlmiye sınıfı bu alana da karışabiliyordu. Rönesans'tan bu yana hızla gelişen bir Batı'ya karşı, böyle geniş yetkilere sahip ilmiye sınıfı, durağan bir anlayışla Osmanlı toplumunun sorunlarını çözmeye çalışıyordu. "Mutlakiyet" yönetiminin korunmasında kendi yetkilerinin ve çıkarlarının sürekliliğini görüyordu. Özellikle 18. yüzyıldan başlayarak ileri görüşlü padişahların, devlet adamlarının, aydınların uyguladığı düzeltimlere ilmiye sınıfı karşı koymuştu. Durağanlığın sürekliliği için padişahların öldürülmesini ve birçok isyanların hazırlanmasını sağlayacak kadar güçlü olan bu sınıf, etki ve yetkilerini aynı yeğinlikle yeniliklerin gelmesi doğrultusunda kullansaydı kuşkusuz düzeltim eylemlerinin başarı oranı daha geniş kapsamlı olurdu. Aydın bir padişah olan Mahmut II'nin ilmiye sınıfı ile anlaşması sonucu kaldırılan Yeniçeri Ocağı bu sınıfla yapılacak işbirliğinin neler sağlayabileceğinin en açık bir örneğidir. Bu kadar geniş yetkilere sahip bir sınıf uzun yıllar boyunca kendisini sınırlayabilecek bir güçle karşılaşmamış, sınırlayıcı gücü kendinde bulması nedeniyle değişen dünyaya ayak uydurmak, kendi düşüncesinde reform yapmak ve ileriye gitmek gereğini duymamış, direnerek Osmanlı toplumunu yeniliklerden uzak tutmak istemiştir. Kısa deyimiyle değişen dünyayı değişmeyen bir anlayışla yorumlamak istemiş, sınırsız kalan her gücün nasıl soysuzlaşabileceğinin tipik örneğini vermiştir. Bu sınıftaki yerleşik anlayış egemen oldukları eğitim ve adalet gibi alanlarda da bozukluk ve gerilemeler yaratmıştır. İlmiye sınıfı düzeltim yanlısı olan gruplara karşı hoşgörü içinde olmamış, onlarla birlikte yaşamayı benimsememiştir. İlmiye sınıfı yalnızca dinsel konularla ilgilenmekle yetinmemiş, her konuda söz ve yetki sahibi olmak isteğinden vazgeçmemiştir. Düzeltim yanlısı güçler ilmiye sınıfını sürekli karşılarında bulmuştur. Yapılan yenilikler onlarla beraber değil, onlara karşın olabilmiştir. Bunun sonucu Cumhuriyet dönemine kadar yapılan düzeltim uygulamaları, Yeniçeri ordusunun yerine yeni bir ordunun kurulması dışında, hiç bir alanda tam olamamış ve ilmiye sınıfının karşı koymak istek ve eylemleriyle savaşım vermek zorunda kalınmıştır.

 

Laiklik ilkesi, devletle dinin birbirinden ayrı olmasından çok daha geniş bir anlam taşımaktadır. Lord Acton'un "Özgürlük" adlı yazısında belirttiği gibi çağdaş demokratik devlet, Ortaçağ kilisesinden ya da devletinden değil, ikisinin arasındaki çatışmalardan doğmuştur. Papa'nın gerek devlet ve gerekse toplum üzerinde mutlak egemenlik savını başarıyla sınırlamış olan Batı toplumu, daha sonra sınırsız yetkilerle güçlenmiş hükümdarların aynı biçimdeki savlarına karşı hazırlıklı olmuştur. Batı'nın eriştiği bu başarı sonucu yalnızca devletle din ayrılmamış fakat toplumu tam denetim altına almak isteyen herhangi bir kişi ya da grubun savlarını, girişimlerini önleyici sistem ve hukuk düzeni geliştirilmiştir.

 

Osmanlı İmparatorluğu'ndaki düzeltim uygulamalarına dinsel güçlerin karşı koyması, III. Selim'in öldürülmesi, 1909 gericilik eylemi, Ulusal Savaşım döneminde Padişah Halife'nin, başta Şeyhülislam olmak üzere dinsel resmi örgütün, Kurtuluş Savaşı'na ve onun önderlerine karşı çıkması gibi olaylar ve bunların birikimi ulusal devrimcileri, daha ilk başta, dinsel güçleri çağdaşlaşmanın en önemli bir engeli olarak görmeye itmiştir. Bu nedenlerle laiklik yalnız devlet ve din ayrılığı olarak değil, dini devletin denetlemesi biçiminde görülmüş ve uygulanmıştır. [ Devlet'in dini bir ölçüde denetlemesi gereği konusunda öne sürülen görüş ve tartışlarla ilgili olarak bkz. : Kili, Turkish Consitutional Developments, a.g.y., s.98-104. ]

 

Osmanlı hanedanlığının sona erdirilmesi, Saltanat'ın Hilafet'in, fesin kaldırılması, eğitim ve öğretimin birleştirilmesi, tekke ve zaviyelerin kapatılması, Anayasa'nın laikleştirilmesi gibi atılımlar laikliğin gerçekleşmesi doğrultusunda önemli değişikliklerdir.

 

Atatürk, İslam dünyasında ilk laik devleti kurmuş, Türkiye Cumhuriyeti'nin laik bir devlet olmasını istemiş, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşamamamızın önemli bir nedenini devlet yapısının dinsel kurallara bağlı olmasında görmüştür. Hukuk ve eğitim alanlarındaki devrim atılımları dinsel değil, ulusal bir anlayışın ürünleridir. Atatürk laikliği hiçbir zaman dinsizlik olarak anlamamıştır. "Dine saygılıyız" derken, duyunçlarda yaşayan gerçek dinden söz etmek istemiştir. Atatürkçü laiklik ilkesi dini yadsımaz, dinsizliği kışkırtmaz; dini, çağdaş bir toplumda kendisine özgü sorunlarla ilgilenmeye çağırır. Dinin geleneksel toplumdaki işlevlerinden uzaklaşıp, çağdaş Türk toplumunda gerçek yerini bulmasını önerir. Dinin toplumu tekeli altına alma isteğine, din perdesi arkasına gizlenerek gerici düşünceyi topluma egemen kılmaya çalışan ve geleneksel toplumu sürdürmek isteyenlere karşı koyar.

 

Laikliğin gerçekleşmesi doğrultusundaki çabalar, Türk toplumuna, onu açık toplum olmaya yöneltecek düşünlerin daha geniş çapta girmesini sağlamıştır. Bu nedenle açık Türk toplumunun, çoğulcu düzeni, anayasal yönetimi tam anlamıyla gerçekleştirecek görüş ve davranışlarının güçlenmesine olanak sağlamış; yayılma eğilimindeki kurum ve düşün akımlarına karşı koyabilecek ortam yaratılmıştır. Böylece Atatürkçü laiklik ilkesi, çağdaş, demokratik toplumun kurulması ve yaşaması için önkoşul olan usçu ve insancıl düşün sistemini Türk toplumuna getirmiştir.

 

Atatürk devrim atılımları toplumunu çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırma amacını güderken tutucu, kalıplaştırılmış, boş ve dayanıksız inançların temsilcisi durumuna getirilmiş bir din anlayışının yandaşlarıyla, din perdesi arkasına gizlenerek gerici görüşleri topluma egemen kılmak isteyen gruplarla savaşım verilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu döneminde de düzeltim eylemlerine aynı çevreler karşı koyduklarından, Atatürk Türkiyesi'nde laiklik uygulanırken tarihsel deneyimlerin etkisi olmuştur. Bu nedenlerle Atatürk döneminde devlet - din ayrılmış, fakat din devlet tarafından denetlenmiştir. İnanç ve Tanrı'ya tapma konularında kişi özgürdür. Ancak dinin devlet ve toplum yönetimine karışmasını önlemek için Türk Ceza Yasası aracılığıyla bazı önlemler alınmıştır.

 

Devrim önderi Atatürk'ün, İslam dini ile ilgisi olmayan boş inanç ve bağnazlıklardan sıyrılmak; us'a, bilime dayalı bir gelişmeye yönelmekle ilgili sözleri, devrimin, toplum yaşamına dönük anlayışını açıklığa kavuşturacak niteliktedir.

 

    Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz devrimin amacı, Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen, çağdaş ve bunun anlam ve biçimi ile uygar bir toplum haline ulaştırmaktır. Devrimimizin temel ilkesi budur. Bu gerçeği kabul edemeyen düşünüşleri yok etme zorunludur. Şimdiye kadar ulusun beynini paslandıran, uyuşturan bu düşünüşte bulunanlar olmuştur. Herhalde düşüncelerde yer alan boş inançlar tamamen atılacaktır. Onlar çıkarılmadıkça beyne gerçeğin ışıklarını yerleştirmek olanaksızdır.

    ..........

    Ölülerden medet ummak, uygar bir toplum için ayıptır.

    Baylar ve ey Ulus, biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensup (tarikata bağlı)lar ülkesi olamaz. En doğru, en gerçek tarikat, uygarlık tarikatıdır.

    ..........

    Tarikat başkanları, bu dediğim gerçeği bütün açıklığıyla anlayacak ve kendiliklerinden hemen tekkelerini kapatacak, müritlerinin artık "rüşt" (ehliyet) e kavuştuklarını elbette kabul edeceklerdir.

    ..........

    Biz uygarlıktan, bilim ve fenden güç alıyoruz ve ona göre yürüyoruz. başka birşey tanımıyoruz. Tekkelerin amacı halkın ussal dengesini yitirmek ve aptal yapmaktır. Halbuki halk, ussal dengesini yitirmemeye ve aptal olmamaya karar vermiştir.

     

    Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, II, a.g.y., s. 214-215.

Devrimin önderinin bu anlayışı bilme, laik düşünceye, us'a yönelme; toplumu bu yönde değiştirmeye zorlamadır.

 

Laiklik, yönetimi, siyasayı, eğitimi, devlet ve toplum yaşamının gerekli kıldığı görevleri dinin, dinsel kuralların etkisinden, tekelinden kurtarmak, devlet işleriyle din işlerini birbirinden ayırmak; us'u ve bilimi devlet ve toplum yaşamında egemen kılmaktır. Kişiler dinsel inançlarında özgürdürler; devlet, dinsel inançlarından ötürü kişilere ayrıcalık yapamaz. Kişiler de kendi aralarında inançları ne olursa olsun birbirine karşı saygılı olmak zorundadır. Din toplumsal bir kurumdur, bir tinsel inanca düşüncesidir; ama devlet ve toplum yaşamında, bu yaşamın yönlendirilmesinde, işlevinde geçerli olamaz. Evrensel ve yaşamsal düzenlemelerde egemen olması gereken us ve bilimdir. Söylendiği, bazılarınca inandırılmak istendiği gibi laiklik din düşmanlığı değildir. Başka ulusların ve Türk ulusunun tarihinde dinsel kurumların, kişilerin, anlayışların egemen olduğu dönemlerde toplumların neler çektiği, ne savaşlarla, çatışmalarla karşı karşıya kaldığı, nice acılarla karşılaştığı yazılıdır. Batı'nın dinde reformu gerçekleştirdikten sonraki gelişmeleri karşısında Osmanlı İmparatorluğu'nun giderek zayıflamasında teknoloji alanındaki yeniliklere inatçı bir bağnazlıkla "ulema"nın, dinsel ağırlıklı kesimlerin karşı koyuşunun büyük etkisini yadsımak olanaksızdır. Toplum, ulus, devlet bilimle, usla yönetilecek, yönlendirilecektir. Çağdaşlaşmaya yönelik, çağdaşlaşmayı amaç edinen Türk Devrimi'nin zorunlu ve gerekli ilkesi laikliktir. Mustafa Kemal Atatürk, "yaşamda en gerçek yol gösterici bilimdir" sözü ile laikliğin önemine değinmiştir. Laiklik ilkesi aynı zamanda öbür ilkelerin uygulamasında da us'u, bilimi egemen kılmayı gerektirir.

 

Atatürkçü ideoloji ulusal - devlet'i benimser ve ulusal devletin amaçlarına yasallık kazandırmayı amaçlar. İslam siyasal içerikli ve amaçlı bir din olarak kendi üstünde ve denetimi dışında bir siyasal yapıyı kabul etmez. Egemenliğin halka, ulusa ait olduğunu savunan Atatürkçü görüş ile gerçek yasal otoritenin Tanrı istencini yansıtan otorite olduğunu savlayan İslamcı görüş çelişkili durumdadır. Atatürkçülük'te laik Cumhuriyet'in "otorite" si yasaldır. İslam "cemaat" i, "ümmet" i temel olarak görür. Atatürkçü görüş ise ulus'a, ulus egemenliğine dayanır. İslamcı düşünce dinsel devlet otoritesine boyun eğilmesini ister. Atatürkçü görüş ise kaynağını ulus egemenliğinden alan laik Cumhuriyet otoritesini yasal sayar. İslamcı düşün dinsel "birlik" üzerinde durur. Atatürkçü görüş ulusal "birlik" i vurgular.

 

Laiklik konusunu incelerken geleneklerle, geleneksellik arasında bir ayırım yapmamız da gerekir. Gelenekler bir ulusun ekininin birer öğresi olarak, yer yer, zaman zaman çeşitli toplumlarda değişikliği sağlayabilen, yapıcı bir işlev görebilir. "Türklüğün unutulmuş büyük uygar niteliği" ne, 10. Yıl Söylevi'nde değinen Atatürk "Türk gelenekleri" ni, "Türk ekini" ni canlandırmak özlemini vurgulamak istemiştir. Geleneksellik ise, yeniliğe, yapıcılığa kapalı bir işlev görür. Atatürkçü laik görüş ile siyasal amaçlı İslam arasındaki çelişkiler nedeniyle laiklik gerçekleştirilirken bu çelişkileri yaratan İslamcı kurumlar ortadan kaldırılmıştır. Gerçekte Atatürkçü laiklik ilkesinde dinin "ulusallaşması" na bir çağrı vardır. Demokratik düzenin işleyişinde önemli bir gereklilik olan ve Osmanlı toplumunda önceki yüzyıllarda var olan hoşgörü konusunu laiklik yeniden gündeme getirmiştir.

 

Atatürk Devrimi ve Atatürkçü laiklik anlayışı ülkenin geçmişi ve geleceğinde yazgının değil, kişinin ve devlet siyasasının önemli ve sorumlu olduğunu vurgulamış, yazgıcılığı reddetmiştir.

 

Türk siyasal yaşamındaki gelişmeler ve çağdaş düşün akımlarının, ideolojilerin yaygınlaşması sonucu "din" in Türk siyasal yaşamında etkisi ve önemi azalmıştır. Kuşkusuz gerek seçimlerde, gerekse toplumda birliğin sağlanmasında dinin hâlâ geçerli bir işlevi vardır. Ancak Türkiye'de çağdaş düşünce ve eylemlerin etkenliği ve bunların ön plana çıkmaları nedeniyle din toplumdaki eski gücünü yitirmiştir.

 

Kaynak : Porf. Dr. Suna Kili , Atatürk Devrimi - Bir Çağdaşlaşma Modeli - S.265-273.