Yazdır E-posta
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 12
ZayıfMükemmel 

 

ATATÜRK'ÜN VASİYETİ ¹

 

"Malik olduğum bütün nukut ve hisse senetleri ile Çankaya'daki menkul ve gayrimenkul emvalimi Cumhuriyet Halk Partisi'ne atideki şartlarla terk ve vasiyet ediyorum:



1 - Nukut ve hisse senetleri, şimdiki gibi, İş Bankası tarafından nemalandırılacaktır.


2 - Her seneki nemadan, bana nispetleri şerefi mahfuz kaldıkça, yaşadıkları müddetçe, Makbule'ye ayda bin, Afet'e sekiz yüz, Sabiha Gökçen'e altı yüz, Ülkü'ye iki yüz lira ve Rukiye ile Nebile'ye şimdiki yüzer lira verilecektir.


3 - Sabiha Gökçen'e bir ev de alınabilecek ayrıca para verilecektir.


4 - Makbule'nin yaşadığı müddetçe Çankaya'da oturduğu ev de emrinde kalacaktır.


5 - İsmet İnönü'nün çocuklarına yüksek tahsillerini ikmal için muhtaç oldukları yardım yapılacaktır.


6 - Her sene nemadan mütebaki miktar yarı yarıya, Türk Tarih ve Dil Kurumları'na tahsis edilecektir."

K. Atatürk

 

¹ Atatürk'ün 5 Eylül 1938 günü Dolmabahçe'de düzenleyerek İstanbul 6. Noteri İsmail Kunter'e teslim ettiği vasiyetnamesidir.

 

 

 

ATATÜRK'ÜN VASİYETNAMESİNİ YAZMAYA KARAR VERİŞİ


Atatürk'ün vasiyetnamesini nasıl düzenlendiğini, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak şöyle anlatmıştı;

 

"1938 senesi sonbaharı, Dolmabahçe Sarayı'ndayız. Bir sabah Atatürk'ün yatak odasına girdim. Büyük adam, yatağında başı biraz yüksekte arka üstü yatıyordu. Salonu solgun bir güneş kaplamıştı. Yüzü fildişi rengindeydi. Çehresi her gün biraz daha zayıflayıp uzuyor, o gök mavisi gözleri irileşiyordu. Ben yatağının ayak ucuna doğru, gösterdiği yere oturdum. Her zaman ki suallerini tekrarladı:

 

"Ne haber?"

 

O günlerde Avrupa'da siyasi hava çok bozulmuştu. Atatürk umumi endişelere ve bir takım tehlikeli belirtilere rağmen, Almanların henüz, İtalyanların ise hiç hazırlanmamış olduklarını ileri sürerek müsterih bulunuyor. O sene harp olmayacağını, ihtilafların behemahal bir pamuk ipliğine bağlanacağını, harbi ancak 1939 senesinde veya ondan sonraki senelerde beklemek lazım geldiğini söylüyorlardı.

 

Son yirmi dört saat zarfında günlük meselelere dair gelen haberleri hülasa ettim. Görüşünü teyid eder mahiyette olan bu haberleri alaka ile dinliyor, ara sıra bazı şeyler soruyor ve kısa cümlelerle mütalaalar beyan ediyordu. Böyle olmakla beraber düşünceli ve heyecanlı olduğu belliydi.

 

Sözlerimi bitirince sağ kolunu bana doğru uzattı. Doktorlar, kati lüzum olmadıkça kuvvet sarfetmesini yasakladıkları için hareketlerinde yardım ediyorduk. Elini tuttum, doğruldu, yatağının içinde bağdaş kurdu. Birkaç dakika denize ve karşı sahile baktı. Belliydi ki heyecanını yenmeye çalışıyordu. Gözlerini bana çevirdiği zaman, uzun kirpiklerinin ıslandığını farkettim. Bütün hastalığı boyunca yanımda gösterdiği yegane zaaf (eğer bu ulvi sükunete zaaf demek uygunsa) buydu. Sonra önüne baktı ve ağır ağır konuşmaya başladı.

 

"Bu yolda konuşmak benim içinde, senin için de, ağır bir şey ama başka çaremiz yoktur. Konuşmaya mecburuz çocuk. Hani seninle ara sıra bir işimizden bahsederdik. Hatta bunun içinde kanun çıkarılmıştı: Şu vasiyetname meselesi. Bugün yarın o işi bitirmeliyiz. Nasıl olsa bir gün karnımdan su alınacaktır. Ne olur ne olmaz. Bağırsaklardan biri delinebilir, başka bir arıza olabilir. Herhalde ihtiyatlı olmalı."

 

ATATÜRK'ÜN VASİYETİNİ NOTERE VERİŞİ


"Atatürk, 6 Ekim 1938 'de Noter'in getirilmesini istemişti. Noter İsmail Kunter Bey, Prof. Neşet Ömer Bey ve ben, yatak odasının altındaki bir odada huzuruna girebilme emrini bekliyorduk. Bu daveti alınca hep beraber üst kata çıktık ve yatak odalarına girdik.

 

Vaziyeti şöyleydi; yataktan çıkmış, ipek bir pijama ve yine kırmızı ipek bir rob döşambr giymiş, boynuna koyu vişne renginde ipek bir eşarp bağlamıştı. Denize bakan pencerelerin önüne koydurduğu bir şezlongun üzerine oturmuş sigara içiyordu.

 

Bizi görünce hafifçe kımıldandı: "Buyrunuz.." dedi.

 

Tam karşısına koydurduğu sandalyelerde üçümüze de yer gösterdi. Hatırımda kaldığına göre Noter İsmail Kunter Bey ile, yeni çıkmış olan Noter Kanunu ve İstanbul'daki noterler üzerine görüştü. Getirilen kahvelerin içilmesini bekledi. Sonra önündeki sigara masasının koyduğu kapalı zarfı aldı:

 

" Bu benim vasiyetnamemdir. İcap ettiği zaman muamelesini yaparsınız..." diyerek zarfı notere verdi.

 

ATATÜRK'ÜN VASİYETİ ÇİĞNENDİ Mİ?

(...)

 

Şu günlerde Atatürk'ün vasiyetnamesini bir kez daha okumanın özel bir gereği var. Basında yer alan bilgilerden öğrenildiğine göre, Milli Eğitim Bakanlığı'nda yapılan bir bölüm çalışmalarla bir "Türk Bilimler Akademisi" kurulması öngörülmektedir. Aynı habere göre "Türk Tarih Kurumu ile Türk Dil Kurumu da bu tasarıyla Akademiye bağlanacaktır. İki kurumun her türlü geliri, mal varlığı, kitaplıkları ve personel kadrosu ile Atatürk vasiyetnamesini zedelenmeden, akademi bünyesine alınacaktır. Bu kurumların bütün organları ile yönetim kurulları kanun yürürlüğe girince iptal edilecektir."

 

Bu haber, öteden beri birtakım çevrelerce işlenen bir temanın Milli Eğitim Bakanlığının bugünkü yöneticilerince benimsendiğini göstermektedir. Burada üzerinde durmak istediğimiz bu temelde siyasal nitelikli seçmenin hukuk açısından ve iki noktada irdelenmesidir.

 

1- Atatürk'ün vasiyeti zedelenmeden böyle bir girişim gerçekleşebilir mi?

 

2- Böyle bir girişim Türk hukuk sistemine göre geçerli olabilir mi?

* * *

1- Vasiyetname, miras bırakanın son isteklerini kapsar. Türk Özel Hukuku'nda, miras bırakan kişi kalıtının, nasıl kullanılmasını istediğini belirtir. Bugünkü özel hukuk sistemimizin kaynağı olan Roma Hukuku'nda da vardır bu, İslam Hukuku'nda da. İradeye bağlı mirasçılığı düzenleyen Yurttaşlar Yasası (Kanunu Medenî) nin on dördüncü bölümününü dördüncü ayırımının genel başlığı "Ölüme Bağlı Tasarruflar"dır. Atatürk de, yasanın bu kurallarına uygun biçimde son isteklerini kapsayan vasiyetnamesini Yurttaşlar Yasası'nın 485. maddesine göre yazmış ve bırakmıştır. Aradan kırk üç yıl geçtiği halde bu vasiyetnameye itiraz eden, iptalini isteyen de çıkmamıştır. Öyleyse hukuk açısından geçerli ve kesin bir vasiyettir.

 

Vasiyetname okunduğunda görülüyor ki, Atatürk'ün bütün taşınır ve taşınmaz malları ile paralarını ve pay belgitlerini Cumhuriyet Halk Partisi'ne yıllık gelirden belli paralar adları bildirilen ve Atatürk'e yakınlığı bilinen kişilere ödenecektir. Kalanı ise yarı yarıya Türk Tarih ve Türk Dil Kurumlarına "tahsis edilecek"tir.

 

Atatürk'ün vasiyeti hiçbir duraksamaya yer vermeyecek denli açıktır.

 

Cumhuriyetimizin kurucusu büyük insan Cumhuriyete birtakım kuruluşlar da armağan etmiştir. Bunlardan bilimsel nitelik taşıyan iki kuruluşun gelir kaynağını düşünen Atatürk, malvarlığını kurucusu olduğu siyasal kuruluşun gözetimine, kurucusu bulunduğu ekonomik kuruluşun da işletme becerisine bırakmıştır. Nitekim vasiyetnamenin yorumu için açılan davada da yetkili yargı oranları vasiyetnameyi böylece yorumlamıştır. CHP, atanan mirasçı (mansup mirasçı), İş Bankası vasiyeti uygulama görevlisi (vasiyeti tenfiz memuru), kurumlar ise lehine belli mal vasiyet edilmiş kişi (musaleh) durumundadır. (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 22.6.1977 günlü, 1976/2-3219 esas, 1977/648 karar sayılı kararı.)

 

Görülüyor ki, iki kurumun mirasçılığı hukukumuza uygun biçimde kurulmuş ve olmuştur. Bu gelire el konulamaz; başkasına verilemez. Böyle bir işe kalkışmak Atatürk'ün son istekleri (vasiyeti) ne aykırı olur. Yani vasiyetnamesi zedelenir. Zedelenme ne söz, ortadan kaldırılmış, yıkılmış olur.

 

İncelendiğinde görülmektedir ki, Atatürk kalıtının gelirini belli amaçlara vakfetmemiştir. Yurttaşlar Yasası'nın 473. maddesi böyle bir vakıf olanağını da düzenlemektedir. Atatürk dilese, kalıtını belli amaçlara vakfedebilirdi. O bunu yapmamış; kalıtım gelirini iki kuruma bırakmıştır. Bu bakımdan o kurumların yapacağı çalışmaları yapan başka kuruluşlara bu gelir devredilemez. Aynı amaçla da olsa bu iki kurumun mallarına el konulamaz; geliri başka kuruluşa devredilemez. Böyle bir işlem hukuk sistemimize aykırı olduğu gibi, Anayasamızın "mülkiyet ve miras hakları" düzenleyen kurallarına da aykırıdır.

* * *

Türk Tarih Kurumu da, Türk Dil Kurumu da özel hukuka göre kurulu iki tüzel kişilik (dernek)tir. Yurttaşlar Yasası'na ve Dernekler Yasası'na uygun biçimde kurulan, çalışan bu iki kurumun mallarına elkonulması - yasayla da olsa - hukuka aykırı olur.

 

Bilindiği üzere Türk Tarih Kurumu (Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti) 12 Nisan 1931'de, Türk Dil Kurumu (Türk Dili Tetkik Cemiyeti) ise 12 Temmuz 1932'de Atatürk'ün elleriyle kurulmuştur. Atatürk vasiyetini yaparken bu iki kuruluş da bağımsız varlıklarını sürdürmektedir. Öyleyse Atatürk, kalıtını tüzükleriyle belli amaçlarına harcayacağını bildiği bu iki kuruma bırakırken neyi amaçladığını da çok iyi biliyordu. Şimdi, kimsenin kendini Atatürk'ün yerine koyarak bu kalıtı yeniden düzenlemesine olanak bulunmamaktadır. Atatürk'ün kalıtını bıraktığı bu iki kurumu ortadan kaldırarak, aynı varlığı ve geliri başkalarına aktarmak da hukukumuz açısından geçerli değildir. Böyle bir girişim kendini Atatürk'ten daha üstün görmek gibi kabul edilmeyecek bir tutumdur.

 

Kaldı ki, hiç kimsenin, bir kişinin kalıtımı, ondan daha iyi kullacağını sanmaya da hakkı yoktur. Özel Hukuk Sistemimiz böyle olanağı kimseye vermemiştir. Ancak öteki mirasçılar isterse, yargı böyle bir davayı görebilirdi. Onun da süresi çoktan geçmiştir. Ortada, kesinleşmiş bir vasiyet vardır.

* * *

Atatürk devlet kurucusudur. Böyle bir devlet içinde Tarih ve Dil Akademilerinin gereğine inansaydı, O, bu akademilerin kurulmasını da öngörürdü. Atatürk ilkelerini bilimsel yöntemlerle inceleme amacıyla kurulması düşünülen bir Akademi'nin aslında Atatürk ilkelerine uygunluğu da tartışma konusudur.

 

Atatürk ilkeleri, Türk Toplumunu çağdaş uygarlık düzeyine çıkarma amacına yöneliktir. Atatürk'ün bu amaca ulaşmak için seçtiği yöntem "devrimci" bir yöntemdir. Türk dilinin gelişmesi ve bağımsızlığını kazanması için "akademi" yerine "kurum" kurması da Atatürk'ün bu yöntemini çok iyi bilirler. Kurumu, devimsel (akademik) yapılı modeldir. Akademi ise, durağan (statik) dır. Akademiler, gelişmelerin ardından gider. Dünyanın her yerinde böyledir bu. Oysa Atatürk, gelişmenin önünden gidecek, ona çığır açacak bir kuruluş istemiştir. Nitekim Türk Dil Kurumu, elli yıla yaklaşan yaşamı boyunca bu devimsel yapısının gereğini yerine getirmiştir. Atatürk'ün gösterdiği amaç "Türk dilini, öbür dillerin baskısından korumak ve bağımsızlığını kazandırmak" yolunda çok ileri aşamaya erişilmiştir. 1930'larda günlük konuşma dilinde Türkçe kökenli sözcüklerin oranı %25'lerde iken, 1980'li yıllarda bu oran %80'e yaklaşmıştır. Bu nedenle gerçek Atatürkçüler Türk Dil Kurumu'nun görevini yapamadığını ileri süremezler.

* * *

2- Tüzel (hukukî) açıdan da bu iki kurumun ortadan kaldırılması halinde mallarını bir Akademi'ye aktarmak olanağı yoktur.

 

Yukarıda da belirttiğimiz üzere, her iki kurum da birer özel hukuk tüzelkişisidir. Özel hukuk tüzelkişilerinin organları vardır. Tüzelkişiliği sona erdirme yetkisi bu organlarındır. Organların en geniş yetkilisi olan genel kurulundur.

 

Özel hukuk tüzelkişileri de, bir hukuk öznesidir. Bu bakımdan miras hukukunun da öğesidirler. Kurumların mirasçıları, dernek tüzüklerinde yazılıdır. Bu tüzükler değiştirilmeden kurumların malvarlığına elkonulamaz. Türk hukuk sistemine göre böyle bir elkoyma düşünülemez; geçerli de olamaz. Yakın geçmişimizde benzer olayları anımsamak yeterlidir.

Kurulması düşünülen Akademi'nin bir kamu tüzelkişiliği olması gerekir. Bir kamu tüzelkişiliği, özel hukuk tüzelkişileriyle ilişki kurabilir, işbirliği de yapabilir. Ama onların mallarına elkoyamaz. Böyle bir işlem Anayasa'nın 36. maddesinde yer alan "mülkiyet ve miras hakları"na aykırı olduğu gibi, Türkiye'nin imzaladığı bütün uluslararası insan hakları belgelerinde yer alan benzer hakları da bozar. Bir "hukuk devleti"nde böyle bir işlem olmamalıdır.

 

Kamu Hukuku'nda bir deyim vardır: "İngiltere'de Parlamento her şeyi yapabilir. Yalnız erkeği kadın, kadını erkek yapamaz." Bu deyim XIX. yüzyılın "yasalar egemenliği" ilkesini dile getirmektedir. XX. yüzyılda artık İngiltere Parlamentosu'da bu gücünü yitirmiştir. Çünkü XX. yüzyılda geçerli olan "hukukun üstünlüğü" ilkesidir. Yasalar da "hukuk"a uygun olmalıdır. Hukuka aykırı yasaları parlamentolar da yapmaktan kaçınmaktadır günümüzdeki demokrasilerde.

* * *

Kişisel görüşümüz odur ki, yetkili yargı organlarının da yorumladığı "Atatürk'ün vasiyeti"ni değiştirmek Atatürk'ün son istemlerine olduğu kadar, O'nun ilkelerine de hukuka da aykırı bir tutum ve davranış olacaktır.

 

Kaynak: Attilâ Sav, Cumhuriyet, 24.4.1981 (Türk Dili Aylık Dil ve Yazın Dergisi, Atatürk Özel Sayısı, Mayıs 1981, Sayı 353, Sayfa 799-802.)