Yazdır E-posta
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 0
ZayıfMükemmel 

 

Atatürk’ün Bakanlar Kurulu'nun Görev ve Yetkisini Belirten Kanun Teklifi Münasebetiyle 1 Aralık 1921 (1337) tarihinde TBMM’de yaptığı konuşmadan

 

Efendiler! Bu gerekçe dikkatle incelenirse, bazı noktaların cidden özel bir zihniyetin bileşkesi olduğunu görürüz. Bu ifadenin, bir noktasını alıyorum: Bunu yapan encümen üyesi arasında vuku bulan ilk tartışmalarda Bakanlar Kurulunun bağlı olduğu hükümetin şekil ve konumunun açıklanması ve devletin yüce kuvvetlerinin buna göre dağıtılması düşünülmüştür. Aralıksız tartışmalardan sonra bu noktayı halledemeyerek karanlık bırakmışlardır. Gerçek böyle midir, efendiler? Varlığınız muğlâk mıdır, şüpheli midir, efendiler (hayır sesleri) Haşa! Şeklinizin yasallığı ve meşruluğu karanlık mıdır efendiler? Bunu söylemek için cesaret lâzımdır efendiler. Bu, kesinlikle reddedilmelidir, gerçekten reddedilmelidir efendiler. Bunu nasıl söyler bir arkadaş!

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti vardır, meşrudur ve yasaldır. Bunu bütün ulusumuz tanımıştır. Ve bütün dünya tanımıştır! (alkışlar) İşte böyle bütün dünyaca tanınmak övüncüne sahip olan yüce hükümetiniz birçok uygar hükümetle siyasi ilişkilere girişmiştir. Esaslı sözleşmeler, siyasi anlaşmalar yapmıştır. Sizin yerinize imza eden kişinin imzasını ebediyyen geçerli tutmaya söz vermiştir (alkışlar). Şekli, konumu, niteliği bilinmeyen bir hükümet karşısına hangi uygar devlet geçer efendiler? Hangi uygar devlet onların sözüne güvenir efendiler? Halbuki bu olmuştur! Tarihe geçmiştir! Ve daima kalacaktır! (İnşallah sesleri) Efendiler, gerçekten var olan Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümetinin şekli ve konumu, niteliği, yasal, bilimsel ve gerçek olarak, açık bir şeydir. Fakat böyle olmakla beraber, mademki bu bir belgedir ve cihanda okunmuştur ve bundan doğan birtakım fikirler vardır; o halde bütün bunları söylemek gerekir! Efendim içinizde yasa adamı çoktur! Sorarım, bir hükümetin oluşması için gereken eylem nedir? İzninizle ben tekrar edeyim; bu eylem, yasa yapmak ve yasayı uygulamaktan oluşmuş bir karma eylemdir! Egemenlik işte bu eylemlerden birincisini kullanarak yasayı yapar, yani “hükümet şekli böyle olacaktır” der. İşte o, bir yasadır. Egemenliğin bu ifadesi bir yasadır. İnsanlar, işte bu yasaya göre kabul edilen hükümeti yönetecek kişileri seçer. İkinci eylem bir yasa değildir. Fakat yasanın doğal sonucu, hükümetin görevidir.

 

Efendiler, bu gerçeği kendi şeklimize uygulayalım: Bu hükümet nasıl oluşmuştur? Pekâlâ biliyorsunuz ki ulusal egemenliğimiz, kendini tehdit eden engelleri kaldırdıktan sonra gerçekleşti. Bunun gerçekleşmesiyle bu kuvvetin, bu egemenliğin gerçek sahibi olan ulusumuz ve bu ulusu oluşturan bireylerin her biri kendi kendine, kalbinden ve vicdanından, nasıl yönetilmek gerektiğini düşündü. Ve düşünür. Daima böyledir. Asıl ve gerçek yasa işte böyle yasalara denir efendiler! O zaman ulusa, “kayıtsız şartsız egemenliğinizi ve iradenizi elinizde tutmanız gerek ve bunun için sizi temsil edecek kişileri bir araya getirerek bir meclis toplayınız ve bu meclis kayıtsız şartsız ülke ve ulus çıkarına, görevine el koyacaktır” dendi. Ulus bu öneriye, fiilen cevap vermekle o öneriyi kabul etti ve onayladı. Gerçekten yüce meclisinizi oluşturan üyelerin her biri bu saydığım görevlerle buraya geldi. Ve hükümet kuruldu. Hükümet yüce heyetinizdir ve yüce heyetiniz bütün kuvvetleri kayıtsız şartsız bizzat kullanır. Yüce heyetiniz toplandıktan sonra ulusun size vermiş olduğu görevi ve bundan dolayı varlık nedeninizi, görevinizin niteliğini bir defa daha düşününüz. Hepinizin hatırlarsınız ki, zannederim ikinci toplanmamızda üç dakika devam eden alkışlar arasında, oybirliğiyle kabul ettiğiniz esaslar bunlardı! O halde şekil ve niteliğimiz vardır, yasaya ve İslâm’a tamamen uygundur. Bunun şekli yoktur, konumu yoktur, şüphelidir demek elbette uygun olamaz.

 

Fakat belki arkadaşlarımızdan bazılarıyla mazbata muharriri beyefendinin söylemek istediği başka bir şeydir. Yani: “Bu hükümet demokrat bir hükümet midir, sosyalist bir hükümet midir, yani şimdiye kadar okuduğumuz kitaplarda ismi zikredilen hükümetlerden hangisidir?” buyurdular! Efendiler bizim hükümetimiz demokratik bir hükümet değildir, sosyalist bir hükümet değildir. Ve gerçekten kitaplarda var olan hükümetlerin, bilimsel niteliği bakımından, hiçbirine benzemeyen bir hükümettir. Fakat ulusal egemenliği, ulusal iradeyi gerçekleştiren bir hükümettir, bu nitelikte bir hükümettir! Bilimsel açıdan bizim hükümetimizi ifade etmek gerekirse “halk hükümeti” deriz. Anayasamızın birinciden dördüncüye kadar olan maddeleri hükümetin ne olduğunu, kimin tarafından yönetildiğini, yöneten heyetin kuvvet ve görevini düzenlemiştir.

 

Fakat sistem bakımından dahi düşündüğümüz zaman, biz hayatını, bağımsızlığını kurtarmak için çalışan, zavallı bir halkız! Niteliğimizi bilelim. Kurtulmak, yaşamak için çalışan ve çalışmaya mecbur olan bir halkız! Bundan dolayı her birimizin hakkı vardır. Görevi vardır. Fakat çalışmak sayesinde bir hakkı kazanırız. Yoksa arka üstü yatmak ve hayatını çalışmadan geçirmek isteyen insanların bizim topluluğumuzda yeri yoktur, hakkı yoktur! (alkışlar) O halde ifade ediniz efendiler! Halkçılık, toplumsal düzenini, çalışmasına, hukukuna dayandırmak isteyen bir sistemdir. Efendiler! Biz bu hakkımızı ve bağımsızlığımızı koruyabilmek için hepimizi, ulusumuzu mahvetmek isteyen emperyalizme karşı ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı ulusal savaşımı doğru bulan insanlarız. Bundan dolayı bu ve bu gibi açıklamalarla hükümetimizin dayandığı esasın, toplumsal bilimlere dayanan bir esas olduğunu açıkça görürüz! Fakat ne yapalım ki demokrasiye benzemiyormuş, sosyalizme benzemiyormuş, hiçbir şeye benzemiyormuş! Efendiler biz benzememekle ve benzetmemekle iftihar etmeliyiz! Çünkü biz bize benziyoruz efendiler (alkışlar)!

 

Fakat Efendiler! Yüce meclisiniz böyle bir karardan çok önce, diğer bir karar almıştır. Onu bazı nedenlerle ve özellikle mazbata muharriri bey kendileri ifade buyurdular ki: “Hilâfet makamı ve saltanatı işgal eden kişiler her türlü cebir ve tehditten uzak olarak kendilerini ulusun samimi kucağında gördüğü gün, yalnız ve ancak yüce heyetinizin belirleyeceği esaslar dairesinde meşru konumunu alacaktır” ifadesinden ibarettir. Elbette yüce heyetiniz bu kararı aldıktan sonra efendiler, bu eski kitabın baş tarafındaki hukuku ifade eder diye söz konusu olan bu maddelerin tartışmadan kesinlikle uzak olduğunu söylemek gerekir. Ve bunun aynen kalmasını ifade etmek doğru bir şey değildir. Bu, sizin kararınıza aykırıdır. Her halde efendiler, bu maddeler, yüce heyetiniz tarafından zamanında dikkatle tartışılacak ve gereken şekil ve sureti bulacaktır.

 

Yalnız beyefendi hazretleri bu hatayı düzeltirken ikinci bir noktaya değindiler ki, başlı başına o nokta dahi söz konusu edilmeye değer. Efendiler, mazbata muharriri beyefendi bu yazıları buraya yazmak ve bu görüşü belirtmek için bir duygunun etkisinde olduklarını itiraf ettiler. Ve bu görüşleri de, bugün gördüm, gazete sütunlarına geçmiş ve dünyaya malûm olmuştur. Bu noktayı iki yönden değerlendireceğim: Bir defa mazbata muharriri beyefendi bu eserin birtakım duyguların etkisinde yapılmış olduğunu söylediler.

 

Efendiler, uzmanlarca iyi bilinir ki, yasa koyan insanlar birtakım seçkin niteliklere sahip olmak zorundadır. O niteliklerden birincisi şudur efendiler: Yasa öneren, yasa yapan, bir insan, insanlığın bütün duyguları, bütün hırslarının herkesten daha çok bilincindedir. Fakat nefsini herkesten fazla ve tamamen, bunlardan soyutlamak yeteneğine sahip olmalıdır (alkışlar). Bu seçkin niteliklere sahip olamayan insanlar toplum için yasa yapmak hak ve görevinden yasaklanmıştır. Efendiler! Yasalar duygulara dayanarak yapılamaz. Yalnız bu sebepten dolayı duygulara bağlanan bu eserin yüce meclisinizce dikkate alınmaması ve söz konusu olmaması lâzım gelse yeri vardır.

 

Aynı metinden:

 

“Seydülkavmi hâdimihüm” buyurmuşlardır. Ulusa efendilik yoktur. Hizmet vardır. Bu ulusa hizmet eden onun efendisi olur. Efendiler! İnsanlık tarihinde, dünya tarihinde Osmanlı Devletini ulusumuza dayanarak kurmuş olan değerli bir sülâleye de ulusumuz derin tarihî hatıraları ile saygı duyar. Fakat bu saygısı, kendisine efendi bulmak ve aramak için değildir. Ulus ona ancak yasal, meşru konumunu verir (alkışlar). Ve egemenliğini bizzat korur (alkışlar).

 

Aynı metinden:

 

Mazbata Muharriri beyefendi buyurdular ki: “Bu yasayı yaparken pürüzsüz bir yürütme organı yapmak ve bunu başarabilmek için de meşrutiyet teorisine dayanmayı düşündük. Meşrutiyet teorisi demek kuvvetler ayrılığı demektir. Yargı, yasama ve yürütme kuvvetlerinin ayrılmasıdır. Meşrutiyetin varlığı bu üç kuvvetin ayrı ayrı bağımsız olarak yönetilmesine bağlıdır.

 

“Bundan dolayı bu üç kuvvet ayrı ayrı bağımsız olarak uygulanmalıdır. Çünkü bir hükümet oluşturabilmek için kuvvetler ayrılığı daha iyidir” buyurdular. “Zira kuvvetler ayrılığında zorbalık yoktur. Kuvvetler birliğinde zorbalık vardır”. Beyefendi sonraki beyanında maksatlarının kuvvetler ayrılığı olmayıp görev dağıtım ve bölüşümünden ibaret olduğunu ifade buyurdular. Buna göre artık bu nokta üzerinde söz söylemek gerekmeyeceği hatırdadır. Yalnız bu kadarla kalacak ise doğrudur. Fakat daha üst tarafına bakalım: Bu yasa, meşrutiyet teorisine dayandırılmıştır. Mademki meşrutiyet teorisine dayanan bir yasadır, meşrutiyet teorisinde kuvvetler ayrılığı vardır. Bunu inkâra mahal yoktur. Ve bunu yorumlamak teorinin asli unsurları arasındaki bağı ve ilgiyi kaldıramaz. Meşrutiyet teorisini koyanlar, kuvvetleri bölmekle bu çareyi bulmuşlardır. Biz ona görev dağılımı da desek teorinin kavramı aynı olur. Eğer kuvvetler ayrılığı demekten beyefendi vazgeçmişlerse o halde meşrutiyet teorisini de bertaraf etmiş olurlar. Bu nedenle bu yasanın dayanağı olan bu teori iptal edilmiş olunca bu tasarı hiçbir gerçeğe yaklaşmamış olur. Ve hiç bir gerçeğe dayanmayan bir yasa da olamaz.

 

Gerçekte efendiler, tabiatte efendiler, âlemde efendiler kuvvetlerin bölüşümü yoktur. Yani ulusal irade ile ifade ettiğimiz kuvvette, kuvvetler bölüşümü yoktur. Bunu, izin verirseniz açıklamak için, hükümet ve yönetim kelimelerine dayanacağım. Uzun uzadıya açmayacağım; yalnız şu noktaya dikkatinizi çekeceğim ki hükümet denilen kavram, yönetim denilen şeyden daha az önemli ve daha az bağımsızdır. Ne kadar kargaşa çıkmış ise o kargaşa esnasında hükümet düşürülmüştür. Fakat yönetim devam etmiştir. Bir gün bile durmamıştır. Ve hükümet daima çeşitli şekiller almıştır. Bunu gören ve bunu inceleyen birtakım dâhiler daha o zamanlar bu hükümet denilen şeklin özellikle başına geçmiş olan şahsın bir keyfi veya miskin bir kuvvet olduğuna göre, büsbütün işe yaramaz bir sakıncadan başka bir şey değildir demişler.

 

Bundan esinlenerek, asıl yönetim kuvvetini kararlı bir hale koymaktan söz edilmiştir. Ve bu bahsedilen şeye de hattâ Frenkçe isim vermişlerdir. Substratum administrative... Ve bunun, insanlığın saf mutluluk ve gerçek güvenini sağlayan bir yönetim şekli olacağını tarihler kaydetmiştir. Bu noktada da fazla açıklama yapmayayım, yalnız Frenkçe söylenen sözlerin nasıl ifade etmek gerektiğini düşününüz. Bu ne demektir? Efendiler! Benim incelememe göre bu “Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti” demektir (alkışlar). Şimdi kuvveti incelemek istiyorum. Mademki yönetim hükümetten daha esaslı bir şeydir. Bundan dolayı onu ele alalım. Efendiler! Yönetim, bildiğiniz gibi, genel kuvvetle genel hizmetleri ifa eden bir cihazdır. Bunda üç organ görürsünüz: Kuvvet, örgüt, görev!.. İşte efendiler irade, egemenlik vesaire dediğimiz kuvvet bu kuvvettir, fakat bu kuvvetin bölüşümü kabul edip etmediğini de açıklamak için, izin verirseniz az daha geriye gideceğim.

 

Bu kuvvetin kaynağı nedir? Bilinir veya bilinmek gerekir ki -çünkü bu noktada inanç, görüşler ve bilimsel yaklaşımlar farklıdır- insanlar zorunlu olarak toplumsal yeteneği olan yaratıklardır. İnsanlar zorunlu olarak beraber yaşamak ihtiyacında yaratılmıştır. Bundan dolayı, beraber yaşamakta olan insanlar bir toplum oluşturur ki bu toplum kendisini oluşturan kişilerin kuvvetlerinin toplamıdır. Ve işte irade, egemenlik denilen kuvvet bu kuvvetten ibarettir; işte bu kuvvet toplumun kuvvetidir; ve bu kuvvet toplumu oluşturan her ferdin ayrı ayrı kuvvetinin üstündedir. Belki bu ifademden bu kuvvetlerin maddi bir şey olacağı zannedilir! Kuvvetleri toplayarak bir bileşke bulmuş oldum. Evet isterseniz maddi telâkki edin; fakat bu maddiyetin içinde mânevi bir kuvvet vardır. Efendiler, bunu da açıklayayım. Bir toplumun içinde beraber yaşamak zorunluluğundan dolayı ortak bir toplum duygusu vardır. Mânevi olan bu duygu, bir kuvvet oluşturur. İşte bu ortak manevi kuvvet demin açıkladığım gibi o kuvvetle beraberdir, ayrı bir şey değildir.

 

Efendiler! Bu kuvvet zamanla ve insanların ilerlemesiyle yükselir, ve ulusal irade, ulusal egemenlik bu kuvvetten ibarettir. Efendiler, işte hükümet kavramı bu kuvvetin derecesinden çıkar! Şimdi sorarım efendiler, bu kuvvet ayrılabilir mi ve devredilebilir mi? Buna verilecek cevaplar evettir. Bu kuvvet bölünebilir. gerçekten bir toplumu oluşturan bireylerin kuvvetlerinin bileşkesi olan bir kuvveti bölmek istediğimiz zaman o toplumu oluşturan insanları parçalamak gerekir ki, bir kuvvet bileşkesi olan bir toplumu parçalamadan, dağıtmadan onların kuvvetini dağıtmanın imkânı yoktur.

 

Bu kuvvet devredilebilir mi? Efendiler, evet devredilebilir. Fakat bunun için o kuvvetin sahibi olan toplumun felç edilmesi şarttır. Ve tembelliği kabul etmesi şarttır. Kuvvetini herhangi bir yere veren, kuvvet kullanmayan bir birey, felçli bir organdır. O halde böyle dememek lâzımdır. Bir siyasi varlığı oluşturan toplumun toplanma bilinci olan bu kuvvet, ulusal irade ve egemenliği denilen bu kuvveti devretmek doğru mudur? Doğrudur. Halbuki, toplum bir siyasi varlığa dönüştükten sonra ise bu mümkün değildir. Mümkün olması, siyasi varlığın dağılmasına bağlıdır. Efendiler! Ulusal irade, ulusal egemenlik denilen kuvvetin bölünemez ve ayrılamaz olduğu açıkça anlaşılıyor. Şunu da ilâve edeyim ki; bütün yasa koyucular, bütün bilim adamları bu teoriyi kanıtlamışlardır. Bir toplumun kuvvetinin kaynağı kendisidir, bir toplumun bu kuvvetinin kullanılacağı yer de, o toplumun kendisidir.

 

Halbuki, ne yazık ki efendiler, bendenizce eski denilmesi gereken kitaplarda bu kuvvetler ayrılığı vardır. Efendiler! Ben size şimdi ispat edeceğim ki; meşrutiyet gayri tabiî, yasa dışı ve gayri meşrudur. Dünyada hükümet için, meşru yalnız ve tek bir esas vardır. O da danışmaktan ibarettir. Hükümet için esas şart, ilk şart yalnız ve yalnız danışmaktır efendiler (sürekli alkışlar)!

 

Efendiler, meşrutiyet teorisini bulan filozoflar gerçekten kuvveti bağımsız üç parçaya ayırırlar. Her birinin bağımsız hareket etmesini arzu ederler, bunu sağlamaya çalışırlar. Bu kuvvetlerin ismine de yürütme, yasama ve yargı kuvveti derler. Bunların arasındaki denge ve ilişkiyi düşündükleri zaman derler ki: “Yasama kuvveti, yasa yapan bir kuvvettir. Bütün yasaları o yapar. Hükümetin varlığı ancak yasamanın yaptığı yasaların içinde, o yasalarla var olduğundan dolayı yasama kuvveti yürütme kuvvetinin üzerindedir". Yalnız burada bir kelime daha ekleyeyim. Meşrutiyette ulusal egemenlik yasama meclisinde tecelli ettiriliyor, halbuki efendiler, ulusal egemenlik yasama kuvvetinde değil bu kuvvetin üzerinde tecelli eder. O ise yürütme kuvvetine aittir. Yürütme kuvvetini ele alalım; yasamanın yaptığı yasaları, özellikle kişiler hukukunda, bağımsız olarak, hiçbir tarafın müdahalesi olmaksızın uygulayacak kuvvet, yargıdır. Şimdi ufak bir noktayı hep beraber hatırlayalım: Yargının, yasamanın yaptığı yasayı uygulayabilmek için, filân insanı çağırmak ve onu cezalandırmak için elindeki vasıta nedir? Polis ve jandarma değil mi efendiler? Polis ve jandarma ise yürütmedir. O halde yargının dayanak noktası yürütmedir. Yürütme, yargıya yardımcı olmaktan vazgeçsin, yargı faydasızdır, iş göremez, yoktur. Böyle bir kuvvetin bağımsızlığı nerededir? Rica ederim böyle bir kuvvet nasıl bağımsız olabilir. Gelelim yasamaya; gerçek halde yasama yasa yapar, fakat yine de, yaptığı yasanın uygulanmasını sağlayamaz. Halbuki efendiler, her şey yasa yapmaktan ibaret değildir. Aksine her şey o yasaları uygulamak ve uygulatmaktan ibarettir. Fazla ayrıntı vermeyeyim dünyada tarihi gerçek, evrensel gerçek olarak söylüyorum, bilimsel gerçek olmak üzere söylüyorum; uygulayan, karar verenden daima daha kuvvetlidir.

 

Kaynak : www.yargitay.gov.tr
(Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Yayınları, İstanbul, 1945, C.I, s. 182)