Yazdır E-posta
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 1
ZayıfMükemmel 

 

2 Şubat 1923 günü İzmir’de halkla yapmış olduğu konuşmadan

 

 

Efendiler; Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti bu saydığımız hükümet şekillerinden hiçbirisine benzemez. Çünkü arz ettiğim gibi onların dayandığı esas kuvvetlerin ayrılması, kuvvetlerin denkleştirilmesi nazariyesidir. Halbuki bizim hükümetimiz kuvvetlerin birleştirilmesi esasına göre kurulmuş bir hükümetti. Bu şekil ve mahiyette hükümet, denilebilir ki, bugün mevcut değildir. Ancak mevcut olmayan bir şey, hiç vücuda gelmemiş bir şeyi de yapmış değiliz. İnsanlık tarihi tetkik edilecek olursa görülür ki aynı mahiyette kurulmuş ve faaliyet icra etmiş hükümet var idi. Ancak farksızdır denemez. Kuvvetlerin bileştirilmesi esasına göre kurulmuş hükümetimizin faydalarını ve yararlarını izah için, arzu ederseniz hep beraber, kuvvetlerin denkleştirilmesi esasına göre yapılmış ve mevcut olan hükümetlerle ufak bir mukayese yapayım. Biliyorsunuz ki bu kuvvetlerin denkleştirilmesi nazariyesi esasen Montesquieu tarafından konulmuş bir nazariyedir. Montesquieu bu nazariyesini yaparken dünyada mevcut modellerden birisini aramıştır ve onu İngiltere’de bulmuştur. İngiltere’de ve her yerde krallar vardır. Krallar cümlece bilindiği üzere aynı zamanda Allah tarafından dahi kuvvetlendirilmiş sanılırdı. Kralların, taç sahiplerinin, imparatorların şahıslarında var sayılan icra kuvvetinin geri alınmasına zihinler bile meyil gösteremeyecek kadar kökleşmiş halde bulunuyordu. O zamanın bütün filozofları, bütün kanun koyucu insanları, bütün zekâları, insanlığın selâmet ve saadeti için nazariyeler düşündükleri zaman, usul düşündükleri zaman, değiştirilebilecek gibi gördükleri noktalara karşı korkuyorlardı. Bunun üzerine Montesquieu değişmeyen, sabit bir karar kabul etmişti. Bu esas noktadan hareket ederek şimdi bu kralın idare ettiği, kendi istibdadı ve hükmü altında idare ettiği milleti hakiki saadete götürebilmek için ne yapmak imkânı vardı. Fakat bunu düşünürken Montesquieu da biliyordu ki bu ancak ve ancak milletin hakimiyetini millete vermekle mümkün olurdu. Fakat buna imkân tasavvur edemediği için bu millet egemenliği -ki Kralın elindedir- bunun hiç olmazsa bir parçasını millete verelim, parçalara bölelim, kral istediği gibi, keyfine göre hareket edemesin. Az çok milletin arz, emek ve egemenliği de kralın hareketleri üzerinde etkili olsun ve bu surette zarar yarıya insin. İşte kuvvetlerin denkleştirilmesi nazariyesinin esasını koyan Montesquieu’nun zihniyeti bu idi.

 

Arkadaşlar, bu nazariye ile bir icra heyeti – ki reisi hükümdardır – ve bir mebuslar meclisi – vazifesi kanun yapmaktır – sonra Fransız milleti, insanlığını, benliğini temin edebilmek için yaptığı umum mücadelesinde muvaffak olduğunu zannetti. Ve bu muvaffakiyetini muhafaza ve devam ettirebilmek için Montesquieu nazariyesine kendi millet ve memleketinde tatbik yeri aradı. Yalnız orada kuvvetin ikiye ayrılması yeterli görülmedi. Bir bağımsız kuvvet daha icat edildi. Adli kuvvet…

 

Efendiler, insanlık daima ve daima birtakım zor kullananların karşısında kalmıştır. İnsanlık bütün varlığını daima bu zor kullananların elinden kurtarmak için sarf etmiştir. Bu zor kullananlar bir milletin egemenliğini elinden zorla almış olanlardır. İnsanlık bazen bu zorbalıkları yıkmış, parçalamış, asmış ve kesmiştir.

 

 

Bilirsiniz ki şer’i esaslarda, ilâhi emirde hükümet şekli yoktur. Şu veya bu şekil ifade edilmiş değildir. Yoktur. Yalnız hükümetin nasıl olması lâzım geleceğine dair esaslar ifade olunmuştu. Bu esasların biri de şûradır, meclistir. Hükümetin behemehal meclis olması lâzımdır. O kadar ki bizzat Cenabı-ı Peygamber şûrasız muamele yapmazdı, Allah tarafından men edilmiş. İkinci esas adalettir. Şûra adaletle hükmünü icra eder. Adaletten yoksun bir hükümet şekli beğenilmemiştir.

 

 

Tam bağımsız bulunduktan sonra müspet menfi, faydalı veya zarar verici olan şeyler hakkında hata edilirse onların düzeltilmesi kolaydır. Fakat yeter ki dış bize bunu emretmesin. Hariç bunu şimdiye kadar emrediyordu ve halen de emretmek istiyor ve bu emri bize kabul ettirecek sulh yapmak istiyorlar. Bizim milletimiz ve hepimiz içten sulh istiyoruz. Fakat sulhten bahsolunduğu zaman herhalde hakiki hayat sebeplerimizi istiyoruz. Bunu temin etmek istiyoruz demektir. Sulhün manası bizce budur. Yoksa hayat ve bağımsızlık sebeplerinden yoksun olan bir şekle biz sulh diyemeyiz. Şimdiye kadar çok aldatılmışızdır. Ve böyle lâflarla aldatılmışızdır. Fakat bundan böyle hiçbir şekil ve surette aldanmamaya karar verdik ve aldanmayacağız. Sonra adli kapitülâsyonlara gelince:

 

Adli kapitülâsyonlarda muhtar mahkeme adı altında yine adli kapitülâsyonları bize kabul ettirmek istiyorlar. Memleketin yargı hakkından yoksun olması, veyahut yargı hakkında kayıtlı olmak tam bağımsızlık ile bağdaştırılamaz.

 

Kaynak : www.yargitay.gov.tr
(Belgelerle Türk Tarih Dergisi, S. 70, Temmuz 1973; Zikreden: Sadi Borak, Atatürk’ün Resmi Yayınlara Girmemiş Söylev, Demeç, Yazışma ve Söyleşileri, İstanbul 1997, s. 155 ve devamı)